TARİKAT VE TEKKELERİN KALDIRILIŞI

 TARİKAT VE TEKKELERİN KALDIRILIŞI

                                                                Baki Öz

  Tarikat ve Tekkelerin Günümüzdeki Durumu:

1997 yılı, ilk günlerinden itibaren yeni bir çürümeyi, bir yozluğu gündeme getirdi. Kendilerini Nurculuğun bir türevi olarak niteleyen Aczmendi Tarikatı tüm çirkin yanlarıyla deşifre edildi. Dinin çıkarlar doğrultusunda kullanılışının en adi biçimini Türkiye toplumu gördü, Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz’lerin kişiliğinde yaşadı. Daha böyle onlarcası, yüzlercesi olmalı. Üzerine gidilmesi, üzerindeki “İslama sığınmışlık” örtüsünün kaldırılması durumunda daha birçok kötülük örneği görebileceğimizi sanıyoruz.

 

Bu din adına yapılan toplumsal çirkinlikler ülkemizde çok öncelerden görülmüş, Mustafa Kemal devrimini yaparken 30 Kasım 1925’de tarikat, tekke ve zaviyeleri kapamış, din adamlığını ve onun sanlarını yasaklamıştı. Bu toplumsal yozluğa ve din bezirgancılığına devam edebilmek için, bu tür çevreler 70 yıldır savaşmakta, en sonunda sağcı siyasal partilerin yardımıyla bu kokuşmuşluklarına kaldıkları yerden devam etme olanağını yakalayabilmişler ve mantar biter gibi tarikat, tekke, şeyh v. s. türemiştir. Hepsinin de ortak yanı dini, dinsel değerleri kullanmaları, açıkça ve hiç çekinmeden  Atatürk, laiklik ve cumhuriyet düşmanlığı yapmalarıdır. Olanları görünce Atatürk’e bir kez daha hak verdim, kendisine olan bağlılığım daha da pekişmiş oldu. Ne kadar haklı nedenlerle tarikat ve tekkeleri kaldırdığını düşünmekten kendimi alamadım. 1925’lerdeki yozluk, bozulmuşluk, çirkinlik ve dini istismar, uzunca bir dönem laikliği,  demokrasiyi ve cumhuriyeti yaşamış 1997’lerin Türkiyesi’ne göre daha çok olmalıdır. Çünkü 1925’lerin konumuna uzunca bir süre yaşanılan saltanat-halifelik, yani teokrasi sürecinden sonra varılmıştı. Teokrasi de dinsel kokuşmuşluğun en uygun ortamıydı.

 

  • Atatürk’ün Tarikat ve Tekkelere Yaklaşımı:

 

Atatürk, toplumunu teokrasiden (dinerkinden) demokrasiye geçiren ve bu alanda savaşım veren bir devrimcidir. Amacı, cumhuriyet yönetimidir. Cumhuriyet ise; aydınlanma geleneğinden gelen tutarlı bir çağdaşlaşmacı bakışla ulus-devleti, akılcılığı, bilimi, bağımsızlık içinde devrimler yoluyla ilerleme düşüncesini benimsemiş, özümsemiş ve bunu sağlayabilmek için aydınlanmış bireylere ve vatandaşlara gereksinim duymaktadır. Bu nedenle 1923’lerden itibaren toplumu yeniden yapılandırmaya başlayan Atatürk önünde üç engel görmektedir. Bunlar; siyasal açıdan saltanat-hilafet, hukuksal açıdan şeriat, toplumsal açıdansa tarikatlardır.

 

Atatürk, 30 Ağustos 1925’deki Kastamonu konuşmasında tarikat ve tekkelerin yeni yapılanan ve çağdaşlaşması düşünülen Türkiye’de neden olamayacağını, neden engel görüldüğünü, yani tarikat ve tekkelerin kaldırılmasının gerekçelerini,”ulusumuzun bağnaz ve Ortaçağ anlayışında olamayacağının”[1] nedenlerini açıklar. Şöyle diyordu:

 

“…Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümden çağdaş ve bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmak…Şimdiye değin ulusun kafasını paslandıran, uyuşturan düşünüşte bulunanlar olmuştur. Herhalde düşünüşteki boş inançlar tümden kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça kafaya gerçek ışıklarını ulaştırmak olanaksızdır. Ölülerden yardım dilemek uygar bir toplum için utanç vericidir. Mevcut tarikatların amacı kendilerine bağlı olan kimseleri dünyasal ve manevi olan yaşamda mutluluğa ulaştırmaktan başka ne olabilir? Bugün bilimin, tekniğin bütün kapsamıyla uygarlığın saçtığı ışıklar karşısında filan yada falan şeyhin uyarılarıyla maddi ve manevi mutluluğu arayacak ölçüde ilkel insanların Türkiye uygar topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey ulus, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın buyurduğunu ve istediğini yapmak insan olmak için yeterlidir”.[2]

 

Tarikat ve tekkelerin kapatılması, şapka giyilmesini zorunlu gören hareketle birlikte yürütülmüştü. M. Kemal “şapka”yı bir simge olarak görüyor, toplumun devrimlere tepkisini anlama açısından bir ölçüt olarak ele alıyordu. Her gittiği yere şapkalı gidiyor ve özellikle şapkasını elinden taşıyarak, halkı alıştırmaya çalışıyordu. “Ortaçağ anlayışıyla, ilkel uydurma söylentilerle ilerlemeye çalışan uluslar yok olmaya, ya da hiç olmazsa alçalıp tutsak olmaya mahkümdurlar”[3] diyen ve bu aydınlanmacı anlayışı sergileyen Atatürk, devrimlerinin yerleşmesinde kararlılık gösteriyordu.

 

31 Ağustos (1925) Çankırı konuşmasında Atatürk’ün tarikat ve tekkelere ilişkin sözleri daha kesinlik ve kararlılık gösterir. Tekke ve tarikatların kesin kaldırılacağını, çünkü toplumun artık bu “köhnemiş” ve “zararlı konuma dönüşmüş” kurumlara gereksinimi kalmamıştır. Sözü tekkelere getirerek; “Tekkeler kesinlikle kapatılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti her şubede doğru yolu gösterecek güce sahiptir. Hiçbirimiz tekkelerin yol göstermesine muhtaç değiliz. Biz uygarlıktan, bilimden, fenden güç alıyoruz”[4] demektedir. Görüldüğü gibi bu tür kurumların kaldırılması Atatürk aydınlanmasının bir gereği ve sonucudur.

 

Atatürk tarikat ve tekkelerin kapatılmasını ve şapka giyilmesini halka anlatmak, aydınlatmak ve halkın tepkisini ölçmek için yurt gezisine çıkar. 22 Eylül’de Mudanya’da, 8 Ekim’de Balıkesir’de, 10 Ekim’de Akhisar’da ve Manisa’da, 11 Ekim’de İzmir’de, 12 Ekim’de Kemalpaşa’da, 17-19 Ekim’de Konya’da ve 21 Ekim’de Afyon’da halka konuşur.[5]

 

  • Tarikat ve Tekkelerin Kapatılmasında Din(-Mezhep) ve Dinsel Topluluklar Etkeni:

 

a- Kuramsal Yaklaşım:

 

Atatürk’ün tarikat ve tekkeleri kapamasına neden genellikle Şafii Mezhebi ve Nakşibendi Tarikatı gibi katı Sünni tarikatların öteden beri sergilediği gelişmelere karşı, tutucu, bağnaz ve tepkisini “ayaklanma” biçiminde eylemsel olarak ortaya koyma biçimindeki tutumlarıdır. Yoksa Mevlevilik ve Bektaşilik gibi hoşgörüye dayanan insan ve din ilişkilerini temel alan tarikatlar M. Kemal için yasaklamanın nedeni olmamıştır.

 

Osmanlı’dan 1950’lere kadar Batıcı, çağdaşlaşmacı ve laik yapılanmaların karşısında hep dinsel kurumlar ve akımlar bir tepki eylemi biçiminde ortaya çıkmışlardır. Demokratik gelişmelere ve kurumlaşmalara karşı hep “şeriat isteriz” sloganıyla çıkılmıştır. Bu çevreler Bağımsızlık Hareketi sırasında ve Cumhuriyet devrimlerinin uygulanması döneminde de aynı mantıkla tepkilerini koymuş ve yeni yapılanmanın karşısında düşmanca tavır sergilemişlerdir. Bunun Türkiye toplumunun özgün yapısından kaynaklanan kimi nedenleri vardır. Birincisi farklılaşan, gelişen ve kapitalist büyüme karşısında ezilen, parçalanan ve küçülen toplumun kimi kesimleri fonksiyonel yetersizliğe düşmekte, değer kaybetmekte ve toplumuna yabancılaşmaktadır. Bu nedenle kişisel ve toplumsal bunalıma düşen alt tabakalar geleneksel yolu seçerek, kurtuluşu İslami düzenin geri getirilmesinde aramaktadırlar. Bu anlamda din, kapitalizm karşısında ezilen ve sönen sınıfların “intikam alma aracı” olmakta, küçük burjuvazinin bir kısmı kendilerini sömüren toplumsal koşullara “dini bayrak yaparak” karşı çıkmaktadırlar. İkincisi din, ülkenin geri kalmış yörelerinde farklılaşmanın sonucu, “tek egemen değer” olduğunu savunarak, oradaki egemen kesimler lehine çalışan bir inanç ve değer sistemi olarak yeni bir görev üstlenmiştir. Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizdeki feodal ve yarı fedal kesimlerin “muhafazakar” görünüm alarak ortaya çıkışları bundandır. Üçüncüsü din, kapalı ekonomi içerisinde yaşayan kırsal ve köysel yaörelerde, “geleneksel ve kaderci” kültürün egemen öğesi olarak yön veren tek egemen değer olmuştur. Bu anlamda din, “bir sömürü aracı” veya “sömürüye karşı bir direniş silahı” olarak belirmekte, başka türlü davranma bilincinde ve seçeneğinde  yoksun olan halkın değer verip bağlanacağı tek kurum” olarak benimsenmektedir.[6]

 

Tarikat ve tekke gibi dinsel kurumların kırsal kesimde, köylük yörelerde, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde ve toplumsal yapıdakı değişiklikler nedeniyle kentlerin bu tür bölge ve yörelerin devamı konumunda olan kent varoşlarında yuvalanmalarının nedeni rastlantı değildir. Bunlar ülkenin doğrudan yapısından kaynaklanmaktadır. Güçlerini ise tümüyle sosyo-ekonomik düzenin farklılaşmasından almışlardır. Modern bir toplumdaki ikincil grupların yerini, modernleşememiş Türkiye türü toplumlarda dinsel kurumlar, tarikatlar, tekkeler ve şeyhler gibi “güçler” öne çıkmışlardır. Bu güç oluşumunun nedenini İsmail Beşikçi şöyle anlatır:

 

“Dini duygulara ve dine çok değer veren halk, Tanrı’yı ve gerçeği öğrenebilmek için, Kuran’ı okuyup anlayacağı yerde, şeyhlere inanmış, onlara kayıtsız koşulsuz teslim olarak, sözlerinden dışarı çıkmamaya başlamıştır. Öte yandan, dünya nimetlerinden yoksun ve cahil olan halk, umudunu ahirete bağlamış ve ahirete ulaşabilmek için şeyhe bir kat daha inanmıştır. Şeyhler de, halkın kendilerine olan inancıyla tarikatları zamanla dokunulmazlığı olan kurumlar durumuna getirmişlerdir. Devlete karşı güveni olmayan veya devletten hiçbir yardım göremeyen halk, şeyhine ve tekkesinin dokunulmazlığına sığınarak, güvenliğini sağlamaya çalışmıştır. Zenginler mallarını güvenlik altına almak için tekkelere vakıf yapmışlar, halk da şeyhin müridi olmak suretiyle, şeyhin ve tekkenin dokunulmazlığından yararlanarak devletin taşra örgütünün ve jandarmanın ezici etkilerinden korunmaya çalışmıştır”.[7]

 

Doğallıkla bugün işin boyutu daha değişiktir. Tekkeler ve şeyhler siyasilerin de uğrak ve “medet umma” yeri olmuştur. Buraların birer siyasal yatırım yerleri olması, tarikat, tekke ve şeyhlerin değerini halkın gözünde daha yüceltmiş, meşrulaştırmış ve giderek bu tür kurumlar siyasal kamplarım merkezinde yer almışlardır. Doğallıkla bunların inançla bir bağı yoktur, hepsi siyasal özlüdür.

 

b- Tarikatların Tutumlarıyla Kapanmalarına Gerekçe Yaratmaları:

 

Tarikatların siyasal etkinliği ve asli görevi olan dini görevin dışına çıkması Osmanlı Devleti döneminde başlar. Osmanlı pragmatizmi nedeniyle zamam zaman tarikat çevrelerine darbeler indirildiği, büyümeleri engellendiği, toplum üzerindeki etkinliklerinin kırıldığı bilinmektedir. Bunlara karşın devlet siyasetinden uzak kalmamışlardır. Sarayı el altında da olsa yönetmişlerdir. Bektaşilik Tarikatı’nın kaldırılması (1826) böyle bir el altı siyasetinin, devlet ve toplum üzerinde etkin olma savaşının  sonucudur. Sünni tarikatlar bu alanda başarılı olmuş, devlet üzerindeki etkinliği ele geçirmişlerdir. Osmanlı Devleti bu tarikatların siyasetteki etkinlikleriyle bitecektir. Bu durumu gören M. Kemal, bu tarikatların siyasal etkinliklerine son verecek, devlet ve toplum üzerindeki güçlerini kıracaktır. M. Kemal’in tarikatları kaldırmasınına neden olan Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar ve onların tutumları değil, özellikle Şafii Mezhebi ve Nakşibendi Tarikatı gibi Sünni tarikatların tutumlarıdır.

 

Şafii Mezhebine ve genellikle Nakşibendi Tarikatına bağlı olan çevreler Bağımsızlık hareketi günlerinden itibaren ayaklanma içerisindedirler ve huzursuzluk kaynağıdırlar. Dinsel niteliklerinin de dışına çıkmışlardır. Tümüyle siyaset yapmaktadırlar. Kurtuluş Şavaşı yıllarında Konya’da ayaklanan Şeyh Zeynelabidin bir Nakşi şeyhidir. İç Anadolu ve İstanbul’un Bolu dolaylarında düzenlediği eylemlerde ayaklanmacılar hep “dinin elden gittiğini” ve “şeriat istediklerini” söyleyeceklerdir. Bunlar, genellikle tek merkezlidirler. Bayburt’ta ayaklanan Eşref de bir şeyhdir. 1925’lerde  dinsel bir giysi altında ulusal bir başkaldırı içerisine giren Şeyh Sait, Şafii Mezhebi’nde ve Nakşibendi Tarikatı’ndadır ve çok geniş bir bölgede bu tarikatın şeyhidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin çok nazik bir döneminde ayaklanarak ülkeyi zarara sokmuştur. Türkiye ordularının Şeyh Sait olayında bütün Kurtuluş Savaşı’ndakinden daha çok kayıp verdiği, bu insan kaybının 50 bini bulduğu, 60 milyon dolayında da parasal kayıbın olduğu belirtilir. Bu çevreler Türk halkına düşmanlık eden, yurdunu elinde almaya çalışan, milyonlarca insanının ölümüne yol açan emperyalist İngiltere’den yardım almaktan ve onlarla işbirliğine girmekten de kaçınmamışlardır.[8] Bu dönemler çıkan Nasturi, Raçkotan, Raman, Sason, Ağrı gibi ayaklanmaların geneli Şafii ve Nakşi, Kadiri gibi katı Sünni çevrelerin ve tarikat kesimlerinin eylemleridir. Şemdinli ayaklanmasını da tünüyle Nakşi şeyhleri çıkarmış ve yürütmüşlerdir.[9] Ülkenin doğu bölgesi tümüyle Nakşi Tarikatı ve Nakşilik’ten türeyen alt tarikatların etkisindedir.[10] Kendilerini Kureyş kabilesine dayıyarak “seyyid” olduklarını ileri süren kimi Sünni tarikat şeyhleri İran’da, Kuzey Irak’ta ve Suriye’de oturup Türkiye’deki müritlerine sık sık gidip gelmekte ve Türkiye’yle ilişkilerini sürdürmektedirler. Bunlar müritleri yoluyla bölge halkı üzerinde etkinlik kurmuş, Cumhuriyet kurulduktan sonra bölgedeki ayaklanmaların yaratılmasında rol oynamışlardır.[11] Zaten, Şeyh Sait olayının çıkması bardağı taşıran son damla olmuştur. Bu olay ve niteliği Atatürk’ü ve yönetimi tarikat ve tekkeleri kapama kararına götürür. Ne var ki tarikat ve tekkeler kapatılırken her hangi bir ayrıma, seçmeye gidilmez. Tümü bir yasayla kapatılır.

 

“Şapka devrimi” bahane edilerek Nakşi Tarikatı çevreleri Anadolu’nun çeşitli yerlerinde eyleme geçerler.

Kasım başlarında (1925) Malatya’da olaylar çıkar ve Belediye Başkanı’nın çabalarıyla bastırılır.

14 Kasım’da Sivas’da Hükümet’e hakaret edici bildiriler dağıtılır.

22 Kasım’da Kayseri’de, Mekkeli ve Şeyh Sait gibi Nakşibendi olduğunu söyleyen Ahmet Hamdi halkı ayaklandırmak ister.

Erzurum’da Gavur İmam adlı bir hoca ile Hacı Osman adlı kişiler halkı şapka giyilmesine karşı ayaklandırırlar. Vali’nin evi basılarak “biz gavur memur istemeyiz!” diye sloganlar atarlar.

Şapka bahane edilerek 25 Kasım’da Rize’de, 26 Kasım’da Maraş’ta ve 4 Aralık’ta Giresun’da ayaklanırlar.

İstiklal Mahkemesi’nde Ahmet Hamdi’nin halkı sarık sarınmaya özendirdiği, Cumhuriyet yönetiminin Kuran’ı kaldıracağı, kadınların yüzlerini açacağı, dul kadınları teşhir edeceği…biçiminde gericiliğin ilkel yöntemlerini kullanarak, Cumhuriyet karşıtı propogandalar yaptığı, Nakşibendi tarikatı’nın ileri gelenlerinden 1924’lerde ölen Şeyh Bedrettin’in oğlu ve kardeşiyle şüpheli görüşmeler yaptığı anlaşılmıştı. Çalışma yapanların çoğu Palulu Şeyh Sadettin’in halife ve müritleriydi. Sivas dolaylarında çalışmalarıyla halkı kışkırtan Nakşi şeyhlerinden Kemanlı Hoca’nın ise Şeyh Sait kalıntılarından olduğu anlaşılmıştı.[12]

 

Doğu’da, özellikle Şafiiler arasında Nakşibendiliğin Halidi kolu yaygındı. 1925’de Erzurum’da şapkaya karşı verilen tepkilerde, “İslam Teali Cemiyeti” ile “Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti”nin kurulmasında, 1930 Menemen olayında, 1 Şubat 1933’de Türkçe ezana karşı direnişte, 1935 Siirt hareketinde, 1936’da İskilip’te Ahmet Kalaycı’nın önayak olduğu olayda, nihayet günümüze kadar ulaşan Nurculuk ve Süleymancılık hareketlerinin hepsinde Nakşibendiliğin bu Halidi kolu önemli rol oynamıştır.[13]

 

Bu örnekler daha da uzatılabilir. Bunlar Cumhuriyet yönetimini önlem almaya götürdü. Bütün bunların kaynağında tarikatlar ve birer örgüt yuvaları olan tekke ve zaviyeler vardı. Devletin Cumhuriyet, laiklik ve çağdaşlık karşıtı  ve açık düşmanlık içerisinde olan bu tarikat ve tekkeleri kapaması kaçınılmazdı. Tarikat ve tekkelerin kapatılması bu olumsuz gelişmelerin sonucu olmuştur.

 

 

 

  • Tarikat ve Tekkelerin Kapatılması:

 

Tarikat ve tekkelere ilişkin çoktan beri Türk toplumunun bir kanısı oluşmuştu. “Yenikapı Mevlevihanesi” kitabının yazarı Ziya Bey bu kurumları, artık topluma bir şey vermeyen “ölü bir geçmiş” olarak değerlendiriyordu. Tasavvufla ilgili kitabı olan Hasan Lütfü Şuşud’sa tarikatları ve eylemlerini, “gerçekleri bulamayanlar, merasimi din edindiler” yargısıyla dile getiriyordu.[14] Şark İstiklal Mahkemesi, Şeyh Sait’i yargılarken tekke ve tarikatların “fitne ve fesat ocağı”na dönüşmüş olduğunu, asli amaçlarından sapmış oldukları için birer “siyasal dernek” niteliği aldıkları ve bu nedenle “ruhsuz cemiyet” durumuna dönüştüklerini saptıyordu.[15]

 

Tarikat ve tekkelerin kapatılmasıyla ilgili yasa tasarısını Konya mebusu Refik (Koraltan) Bey ile arkadaşları hazırlayarak Meclise sunmuşlardı. Gerekçelerinde, devletin temel anlayışıyla tekkeler arasında büyük bir çelişkinin varolduğu, çağdaş bir devlet olma yolunda ilerleyen Türkiye Cumhuriyeti’nin bu tip ortaçağvari (“Kurûn-ı vustai”) olay ve kurumlara dayanamayacağını belirtiyorlardı. Refik Bey Meslis’teki tartışmasında tekke ve tarikatların birer “fesat kaynağı” olduklarını, zaman zaman ülkeye ve ulusa zarar verebilecek “hainliklere ve fesatlıklara” ortam hazırladıklarını belirtiyordu. Rize mebusu Ekrem Bey, bu yasanın Cumhuriyet tarihine önemli bir katkı olduğunu,  çünkü tekkelerin    şimdiye kadar “en iğrenç toplumsal olaylara yuvalık ettiklerini, ülkenin en bunalımlı zamanlarında uğursuz ve siyasi yıkımı yapmış olduklarını” savunuyordu.[16]

 

Yasa, Atatürk’ün Kastamonu söylevinden değindiği gerekçeler ve mantık çerçevesinde kabul edildi. Zaten Şeyh Sait ayaklanmacılarını ölümle cezalandıran Şark İstiklal Mahkemesi 29 Haziran 1925’de Doğu ve Güneydoğu’da tüm derviş tekkelerini kapamıştı. Atatürk’te yurt gezisine çıkarak tekke ve tarikatların kapatılmasının gereğini anlattı. Tek yolun bilim ve teknik olduğunu vurguladı. Bunlar Atatürk’ün aydınlanma anlayışının birer parçalarıydı. Tekke ve tarikatları kaldıran ve kimi sanları yasaklayan 677 sayılı yasa 30 Kasım 1925’de Meclis’te geçerek kabul edildi. Yasa, 13 Aralık 1925 tarih ve 243 sayılı “Resmi Gazete”de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Tekke ve tarikatlar Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olduğundan, Diyanet gerekçesi ile birlikte 6 maddelik bir kararnameyi kendi örgütüne göndererek, tekke ve tarikatların kaldırıldığını duyurdu.[17] Böylece bütün tekke ve tarikatlar bütün yurtta kaldırılmış oldu.

 

677 sayılı yasayla; “Bütün tarikatlerle şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiblik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve bilinmeyenden haber vermek, murada kavuşturmak amacıyla nüshacılık”…gibi ünvan ve sıfatların kullanılması yasaklanmış, “türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden kuranlar veya( …) tarikat icrasına” girişenler, bunlara özgü giysileri giyenler “üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere nakdi ceza” ile cezalandırılırlar.[18]

 

Atatürk’ün 1924’den itibaren başlattığı laikleşme/laikleştirme çalışmaları genellikle dervişlere değil, ulemaya yönelikti. Böyle olmasına karşın laikleşme çalışmalarına tepki ulemadan değil, popülist derviş kuruluşlarından gelmişti. Bu dervişlerin bağımsızlığa ve muhalefete alışkın oluşlarından kaynaklanıyordu. Çünkü tarihleri boyu hiçbir zaman disipline edilememiş, oldukça özerk hareket etmişlerdi. Özellikle ülkenin doğusunda şeyhlik sülaleleri türemişti.[19] Yasa bunların tümünü kapsayarak, hepsinin çalışmalarına son verdi.

 

Ülke, öteden beri gelen çeşitli eğilimlerde bir tarikat ve tekke ağıyla donanmıştı. Tarikatların kapandığı tarihte yalnızca İstanbul’da 13 tarikat ve 438 tekke vardı.[20] Şark İstiklal Mahkemesi’nin doğudaki tüm tarikat ve tekkeleri kapaması, Ankara İstiklal Mahkemesi’nin de bu kapama işine Hükümet’in eğilmesini istemesi üzerine 2 Eylül 1925 tarihli kararname ile 773 tekke ve 905 türbe hemen kapatılmıştı. 28 Kasım 1925 tarih ve 8493 sayılı genelge ile kapatılan tekkelerin işlemlerinin yürütülmesi Milli Eğitim Bakanlığı’na bırakılmıştı. Bakanlık ilgililere dört genelge daha göndererek türbe ve tekkelerdeki eser ve belgelere “titizlikle sahip çıkılmasını” istemiş ve bunun üzerine 9 binin üzerinde eser ilgili yerlerde toplanmıştır.[21]

 

  • Tarikat ve Tekkelerin Kapatılmasından Sonraki Gelişmeler:

 

Tarikat ve tekkelerin kapatılmasına Sünni tarikatlar, özellikle Nakşibendilik neden olmuştu. Kapatılmalarından sonra da bu tarikat yeraltına çekilmiş, çoğu kez sağcı siyasal partilerin içerisinde varlığını sürdürmüştü. Atatürkçülüğe, laikliğe ve çağdaşlaşmaya düşmanca karşıtlığı en belirgin özelliği durumuna gelmişti. Bugün de aynı niteliğini sürdürmekte, görüntülü ve yazılı basında Kemalizmi, laikliği, cumhuriyeti kaldıracaklarını, halifenin yöneteceği şeriat düzenini yeniden kuracaklarını yasalara karşın çekinmeden açıklamaktadırlar. Böyle olmasına karşın bunlar için halen yürürlükte olan devrim yasaları çalıştırılmamaktadır. Bu da işin aymazlık yanı doğallıkla.

 

667 sayılı yasada 10 Haziran 1949 tarih ve 5438 sayılı yasyla değişiklik yapılmış hapis cezası 6 aya, para cezasıysa 500 liraya çıkarılmıştır. Yine 1 Mart 1950’de 5566 sayılı yasayla kimi tarihi türbeler yeniden ziyarete açılmışlardır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın düzenlediği listeyle 20 türbe 4 Mart’tan itibaren ziyarete açılmışlardır.[22] Doğallıkla bunlar arasında Bektaşilik ve Mevlevilik gibi Cumhuriyete karşı olmayan ve bizzat yanında yer alan tarikatlar yoktur.

 

Devletin bu yasaklamada asıl amacı Mevlevilik ve Bektaşilik olmadığından, bu tarikatların yeniden -farklı biçimde de olsa- açılmalarına ve çalışmalarına izin vermiştir. Devletle öteden beri daha sıkı bürokratik ilişkiler içerisinde olan Mevleviler, Konya Mevlevi Dergahı’nı hemen açabilmişlerdir. 6 Nisan 1926 tarih ve 3426 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla ve İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Halil Edhem ile Kültür(Hars) Müdürü Hamit Zübeyr (Koşan) Bey’in raporlarıyla yeniden ziyarete açılmıştır.[23]

 

Bektaşiler ise, Mevleviler’in çabasını gösterememiş, dergahlarının yeniden açılmasına çalışmamışlardır. Bu nedenle yeniden açılışı oldukça uzamıştır. 1964’de Hacıbektaş’da kurulan, Hacı Bektaş Veli Kültür ve Turizm Derneği, Hacı Bektaş törenlerini gelenekleştirerek dergahın sürekli açılmasını sağlamıştır.[24]

 

Mevlevi ve Bektaşi dergahlarının çalışmaları da 1925’de son bulur. Dergah merkezlerini yurt dışına taşırlar.  Dergahlar kapandığı zaman Mevlana dergahının başında Veled Çelebi vardır. Veled Çelebi milletvekili olarak Meclise girer. Muhammed Bakır Çelebi ise “Çelebilik” makamını Halep’e taşır. Türkiye sınırları dışındaki Mevlevi dergahları bu makama bağlanırlar. Mandater yönetiminden sonra Suriye Hükümeti 1944’de tekkeleri kaldırarak, Mevleviler’in tüm mal varlıklarına el kor.[25]

 

Hacıbektaş Dergahı dedebabalarından Salih Niyazi Baba ise, Arnavutluk’a geçer ve 1930’da Bektaşi Dergahı’nı kurarak, degahın çalışmalarını oradan sürdürür.

 

Cumhuriyet yönetimi dergahların açığını 1932’de kurdukları “Halkevleri” ile kapamaya çalışırlar. Halkevleri, Atatürk aydınlanmasının önemli bir merkezi olacaktır. Atatürk, ulusal birlik ve ülke bütünlüğünü sağlayabilmek, ulus-devlet olgusunu yaratabilmek için tarikat ve tekkeleri kapama gereğini duymuştu. 1935’lerde kendisine tekkeleri kapatışının nedeni sorulduğunda bu kaygıyı dile getirecektir. Şunu demiştir:

 

“Türk ulusunun ulusal birliğini kurmak için kapattım. Artık zümre, sınıf ve tarikat ayrılığı kalmamıştır. Türk ulusu bir vücut olarak yaşayacaktır”.[26]

 

Tarikat ve tekkelerin kapatılmasına tepki duyan Hamdullah Suphi(Tanrıöver) Bey’in tepkisine, onyıl sonra bütün türbelerin çekinilmeden açılabileceğini söylemesi,[27] bu süre içerisinde ulus mayasının tutacağı, devrimlerin oturacağı, ondan sonra bu tür kurumların cumhuriyete, düzene ve çağdaşlaşmacı-laik aydınlanmaya zararının dokunamayacağı kanısında olduğunu belirtir.

 

Atatürk’e göre tarikat, tekke, dergah, zaviye gibi popülist din kurumları tarihsel görevlerini tamamlamışlar ve çağdaş gelişmelerin gerisinde kalmışlardır. XX. yüzyılın Türkiye misyonunu götürecek güçte değillerdir. Ona göre;

 

“Tekkeler, kuşkusuz…birer Türk kuruluşlarıdır.(…) Zamanında görevlerini yapan birer kültür kurumlarıdılar…Fakat zamanla yozlaştılar, görevleri bitti…Artık onları tarihe mal etmekten başka çare yoktu…”[28]

 

Atatürk, “toplumumuzun hurafeci, ilkel bir kavim olmadığını göstermek…”[29] için tarikat ve tekkeleri kapamıştı. Gereken değişim ve gelişimleri sağladıktan sonra popülist din kurumlarından çağdaşçı ve laik olanlarına yaşama olanağı tanıyacaktı, belki. Atatürk Hatay olaylarından önce, İzmir gezisi günlerinde Denizli eski mebusu Bektaşi babası Hüseyin Mazlum Baba’nın oğlu Mümtaz Bababalım’ı kabul ederek   Bektaşilik kurumlarını yeni koşullara ve günün gereksinimlerine göre, yeni bir tüzük ile yapılandırarak canlandırılmasını önermiştir. Hatay olayları ve ölümünün araya girmesi bu tasarıların yaşama geçmesine olanak vermemiştir.[30]

 

Şeyh Sait olayıyla cumhuriyetçi düzenin ve çağdaş gelişmelerin karşısında oldukları belirginleşen tarikat ve tekkelerin kaldırılması kaçınılmaz olmuştu. Bu gerekçeleri özellikle Şafii Mezhebi ve Nakşibendi Tarikarı oluşturuyordu. Mevlevi ve Bektaşilik ise bu genel kararın kurbanı olmuşlardı. Günümüzdeki örneklerine baktığımızda Atatürk’e hak vermemek elden değil. Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz olayları bir kez daha Atatürk’ü haklı çıkarmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

[1] M. Kemal Atatürk- Söylev(Nutuk), TDK Yay. Ank. 1966, C: II, s:655.

[2] M. Kemal Atatürk- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Ens. Yay. Ank. 1959, C: II, s:214 v. d.(Kısaca A.S.D.)

[3] A.S.D., C:II, s:206-211.

[4] Alıntı için bkz: Prof. Ergun Aybars- İstiklal Mahkemeleri(1923-1927), Kültür ve Turizm Bak. Yay. ,Ank. 1982, s:288.

[5] Bu konuşma metinleri için bkz: A. S. D. ,C: II, s:219-239 arası.

[6] Kuramsal değerlendirme için bkz: Dr. Ahmet Yücekök- Türkiye’de Din ve Siyaset, Gerçek Yay. İst. 1971, s: 82 v. d.,117 v. d.

[7] İsmail Beşikçi- Doğu Anadolu’nun Düzeni, E Yay. İst 1969, s:179.

[8] Bkz: Doç. Mete Tuncay- Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması(1923-1931), Yurt Yay. Ank. 1981, s: 136.

[9] Tuncay, s:127; Beşikçi, s:212.

[10] Beşikçi, s:270.

[11] Beşikçi, s: 203.

[12] Geniş açıklamalar için bkz: Aybars(1982), s:303 v. d.

[13] Bkz: Abdülbaki Gölpınarlı- Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler, Gerçek Yay. İst. 1969, s:221; Enver Behnan Şapolyo- Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, Türkiye Yay. İst. 1964, s:152 v. d.

[14] Bkz: Şevket Süreyya Aydemir- Terk Adam, Remzi Kitabevi, İst. 1969, 4. Basım, C: III, s: 232 v.d.

[15] Tuncay(1981), s:151.

[16] Meclisteki görüşmelerin tutanakları için bkz: Zabıt Cerideleri, C:XIX, s:313-330 arası. Ayrıca Mahmut Goloğlu- Devrimler ve Tepkileri(1924-1930), Ank. 1972, s: 159-162 arası; Mustafa Kara- Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yay. İst. 1990, 3. Basım, s: 329 v. d.

[17] Diyanetin örgütüne gönderdiği kararnamenin metni için bkz: Kara(1990), s: 442 v. d.

[18] Yasa metni için bkz: Kemal Arıburnu- Milli Mücadele ve İnkılaplarla İlgili Kanunlar, Ank. 1957, C: I, s: 187.

[19] Prof. Bernard Lewis- Modern Türkiye’nin Doğuşu(Çev. M. Kıratlı), TTK Yay. Ank. 1984, 2. Basım, s: 405.

[20] Prof. Özer Ozankaya- Atatürk ve Laiklik, T. İş Ban. Kültür Yay. Ank. 1981, s: 254.

[21] Bkz: Kara(1990), s:334.

[22] Yasa metinleri ve Meclis görüşmeleri için bkz: Arıburnu, C: I, s: 261-268 arası. Ayrıca bkz:Prof. Gotthard Jaschke- Yeni Türkiye’de İslamlık(Çev. Hayrullah Örs), Bilgi Yay. Ank. 1972, s: 104.

[23] Kara(1990), s:335.

[24] Bkz: Cemal Şener- Şeriat ve Alevilik, Ant Yay. İst. 1995, s:50.

[25] Abdulbaki Gölpınarlı- Mevlanadan Sonra Mevlevilik, İnkılap Kitabevi, İst. 1953, s:153, 181, 363.; Şapolyo, s:104 v. d.

[26] Söz için bkz: Şapolyo, s: 332.

[27] Bkz: Kara(1990), s:340, 342.

[28] Münir Hayri Eğeli- Atatürk’ün Bilinmeyen Hatıraları, Ahmet halit Yaşaroğlu Yay. İst. 1954, s: 60 v. d.

[29] Prof. Enver Ziya Karal(Der.)- Atatürk’ten Düşünceler, Milli Eğitim Basımevi, İst. 1981, s:74.

[30] Bkz: Doç. Bedri Noyan- Bektaşilik Alevilik Nedir, Ank. 1987, 2. Basım, s:84 v. d.; Baki Öz- Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler, Can Yay.,st. 1990, 3. Basım, s:40 v.d.

Bir cevap yazın