Tahtacılar Hakkında Merak Ettikleriniz…

Emektar Araştırmacı / Yazar VELİ ASAN’la Söyleşi

Şu anda yoğun sağlık problemleri yaşayan, toplumumuzun çok önemli siması Veli Asan’la yapılmış çok kapsamlı söyleşilerin video kayıtları şu anda Şahkulu Alevi Bilgi Merkezi Arşivindedir.

Aşağıda onun görüşlerini özetleyen bir söyleşiyi ilginize sunuyor, kendisine Şahkulu Sultan Dergahı Vakfı olarak, tekrar çok geçmiş olsun, diyoruz..

Günümüzde Tahtacı Türkmen Aleviliği konusunda en yoğun çalışmalardan birisini yaparak, Tahtacı Türkmen köylerini gezen, Tahtacıların gelenek, görenek, görgü, dedelik, ocak vb. çok önemli konularında geniş araştırmaları olan Veli Asan değeri az anlaşılmış bir araştırmacımızdır. Yayınlanmayı bekleyen onlarca eseri var. Kendisiyle yaptığımız söyleşide onun uzmanlık alanı olan Tahtacılar üzerinde durduk.

 

 

Her şeyden önce merhaba, yıllardır çalışmaları Cem Dergisi’nde ve diğer yayın organlarında yayınlanan değerli araştırmacı ve yazarımız; içindeki araştırma aşkını ve sevgisini somutlaştıran bize birçok şey kazandıran Veli Asan.

Cem Dergisi’nde yazmaya başlayalı seneler oldu değil mi?

 

5 sene oldu. Çıktı, ikinci sene yazmaya başladım. Abidin Özgünay Bey’i ziyaret etmiştim, çalışmalarımı görünce yayınlama fikrime “çok isterim” dedi. Bir de Tahtacılar konusu bakir bir konuydu, çok az işlenmişti.

 

Nerelisiniz?

 

Isparta.

 

Isparta’nın hangi bölgesinden?

 

İçindenim. Ancak aşiretiz biz. Kendim de doğma büyüme Tahtacıyım. Şehirde doğmuşum ama kırkım çıkmadan dağa gitmişiz. 5 yaşına kadar dağ hayatını çok iyi bilirim. Onları yazıyorum zaten. Çok iyi bir araştırma oluyor.

 

Böylelikle araştırmacılığınızla beraber yaşamınızı da anlatmış olacaksınız. Bu da bize pratik faydalar sağlayacak. Yani somut olarak kendi çevrenizden örnekleyerek, daha sonra da gördüğünüz, izlediğiniz köy ve ilçelerdeki yaşamları da katacaksınız ki öyle bir çalışmanız da var zaten. Bize Anadolu kültürünün, Alevi – Bektaşi kültürünün bir başka boyutunu yansıtmış olacaksınız. Her konuda ne kadar araştırma yapılsa azdır diyoruz. Çünkü insan bilimiyle ilgili konularda farklı bakış açıları önemli. Ne kadar çok kitap ne kadar çok makale yayınlanırsa o kadar güzel olur. Siz de bu konuyla ilgili çalışıyorsunuz.

Her şeyden önce ana hatlarıyla yaşamınızdan kısaca bahsedelim. Yani eğitiminiz, mesleğiniz, çalışmalarınızdan bahsedelim.

Mesela okul döneminiz nerede geçti? Sonraki görev yerleriniz nerede oldu?

 

Şimdi yaş 65’i geçti. Tabii genç bir insanın öz yaşamını anlatmasıyla yaşlının anlatması çok farklı. Bizim yaşamımız biraz daha uzundur. Ben gene de size özetleyeyim. Benim yazılarımdan yararlanan yazar arkadaşlar çok zaman şöyle derler “Veli Asan der ki…” Yani işi doğrulamak için kullanırlar bu sözü. Doğrudur. Şimdi ben ilk araştırmalarıma kendi yöremden başladım. Örneğin 1954 yılında Türk Yurdu Dergisi’nde ilk yayınlanan yazım “Isparta Tahtacılarına Dair Notlar”dır. Yani hiçbir zaman “Tahtacılar” demedim. Çünkü ben Isparta dışındaki Tahtacıları tanımıyordum, incelemiyordum. Ne zaman bu çizgiyi aştım, ondan sonra yavaş yavaş “Tahtacılar” daha da büyüterek “Tahtacı Türkmenler” sözcüğünü kullanarak girdim işe.

Şu anda Türkiye’de Adana’dan Akdeniz Bölgesi, Ege bunun dışında tatil köylerini teker teker eşimle beraber, arabamla bütün köylerde ikişer gün kalarak, gezdim. O zaman ne oluyor? Mesela ben yazılarımda bir “baş bağlama” dediğim zaman, “Isparta’da baş bağlama” demiyorum, “Türkiye Tahtacılarında baş bağlama” diyecek kadar birikimim var. Ben bu yönden bazı yazarları beğenmiyorum. Özellikle bizim Alevi yazarlar örneğin “Alevilikte erkan” diyor. Bir bakıyorsunuz Malatya’nın Ağuiçenler’indeki erkan ne ise onu yazıyor. “Türkiye’deki durum böyledir” deyip işin içinden çıkıyor. Veya bir başka bölgedeki varyantı kabul etmiyor. Bunun en canlı örneğini Cem Dergimizde de yazdım; Tahtacılar’da 3 türlü semah vardır. Birisi erkan semahıdır. Yani içeri semahı, ibadet halinde kullanılan semahtır. Bu bir erkandır. Semah hiçbir zaman 12 hizmet değildir, erkandır. İkincisi muhabbet semahıdır. Evli olan gençler oturur semah oynarlar kısmen ibadet semahına benzer. Üçüncü semah; gençler semahıdır. Hatta buna da biz son zamanlarda “gösteri semahı” diyoruz. Şimdi bu 3 semah bizim Tahtacılar’ın töresinde bin yıldan beri vardır. Bunu velhasıl uydurmuyorum, kimse de uyduramaz. Ben, bunu en ince ayrıntısına kadar, semah nasıl toplanır? Nasıl olur? Yazıp dururken karşıma çıkıyorlar “sen bunu bilmiyorsun, Alevilik’te yalnız cem semahı vardır” diyorlar. Kardeşim bunu ben uydurmuyorum, içinde yaşıyorum, yazıyorum. İçinde yaşayan ve semah yöneten bir adamım ben. Benim bunu kafadan uydurmam mümkün değil. Ben 9 yaşından beri semah yönetiyorum. Benim yazdığım doğrudur ama bir türlü kabul etmiyorlar. Hacı Bektaş-i Veli Hazretleri bir yerde “kim ki semaha eğlence derse cenaze namazı kılınmaz” demiş. Belki de doğru. Onun dediği, erkan semahıdır. Orada bir ulviyet var, orada bir gizemlilik var, orada bir Tanrısal ruh hakim, ben buna bir şey demiyorum ki, bunu kastetmiyorum ben. Ben onu da en ufak teferruatına kadar yazıyorum. Ama Tahtacı toplumu dağda Türk Kültürünü 1935’e kadar hiç yıpratmadan aynen taşımış bir topluluktur. Nedir bu? Tamamen dağda kapalı yaşayan biçimler olduğu için getirdiği törelerin % 80’i kendi ürünüdür. Şimdi belki de eğlence semahı dediğim yüz yıl önce uydurulmuş, çıkarılmıştır. Yani dağdaki Tahtacı genci eğlenmek için bir şeyler çıkarmış. Ben onu da yayınladım. Şimdi “Tahtacı Oyunları” diye bende bir konu var hiç kimse bilmez. Her tarafı görüp inceleyerek yazacağım.

 

Bunları genişçe alacağız. Şimdi söyleşiler 5, 6 türde olabilir. Gazete söyleşisi var, magazin söyleşisi var, habercilik söyleşisi var, kalıcı söyleşiler var, makale türünde söyleşiler var.

Söyleşinin içinde de birçok boyut var. Uzun, kısa, orta söyleşiler içerisinde bile bölümler var. Ben olabildiğince geniş, ayrıntılı, bilgi alıp yansıtmayı amaç edinen söyleşi türünü tercih ediyorum.

Sizin zamanınızı alacağız, biraz. Bundan önce nerede okudunuz? Eğitiminiz neredeydi? Neler yaptınız? Ege’ye nasıl gittiniz?

İlk önce kendi yaşamınızı alalım.

 

Ben 1932 yılında Isparta’nın içinde doğmuşum. O zaman benim dedem, annemin babası 15, 20 yıl önce yerleşmiş oraya. Annem de Isparta’nın içinde doğmuş. Babam annemin halasının oğludur yani annem babamın dayısının kızıdır. Birisi şehre yerleşmiş, babamlar dağda kalmışlar. Demişler ki “senin dayının kızı var Isparta’da git onu al”. Neyse o da annesiyle gelmiş, annemi Isparta’dan kaçırmış. Sonra tabii Isparta’ya gelmişler. Bizde kız kaçırılınca sonra gelir, barışır biter. Neyse bir sene kadar kalmışlar. Ben doğmuşum, Isparta’da. Yani babam, annemin hatırı için kardeşleri dağda olduğu halde gitmemiş, şehirde kalmış. Annemin ifadesiyle kırkım çıkmadan, babam demiş ki “hadi bakalım kardeşlerimin yanına”. Babamın 2 tane oğlan kardeşi var. 3 ev sürekli aynı yerde kaldılar. Çivril, Sandıklı arasında Akdağ diye bir dağ var. Bugün o dağ ormanı azalmış halde. Ben o dağda gözlerimi açtım. Babamgil orada eyleniyorlardı. Yaz, kış dağdaydık. Yani eski yörükler gibi kışın sahil, yazın yayla değil, sürekli oradaydık ve kıl çadırda dururduk. Çadıra kar yağardı. Elle şöyle bir vururlardı kar giderdi. O dağdaki yaşantımızda 8 – 10 aileyi çok iyi hatırlıyorum. Hep çadırlıydı. Benim gibi araştırmacı az bulunur; çadırlıyı çok iyi bilirim, çadırda yaşamayı da bilirim. Bu arada babam ağaç biçerdi. Gündüz biçerlerdi. Gece kaçak olarak en yakın köye inerlerdi. Para pek geçmezdi, değişirlerdi. Takas yaparlardı. Mesela birisi derdi ki “ambarlık tahta ver bana”, ölçüsünü verirdi. O da tahta verir, karşılığında ne istiyorsan “buğday vereyim, onu vereyim, bunu vereyim” derdi. Mesela Burdur’da kumaş dokurlardı evlerde. Onları değişirlerdi. Dilmeleri götürürdük “şu kadar metre alaca alırım” derdi. Yani önceleri böyleydi. Çok az da para olurdu. Para çok azdı. Parayı pek anımsamam bile. Babam beni bazen götürürdü, orada Çivril vardı, Homa diye bir yer vardı, oralarda millet böyle yayılırdı, bir şeye ihtiyacın olduğunda “şunla değişiyorum” derdin. Ben bunu hatırlarım. Para geçmezdi, değişirlerdi. Babamgil çarık yaparlardı. Bana ilk defa orada ayakkabı aldı babam. İlk defa orada ayakkabı giydim. Her neyse 5 yaşından sonra annem, babam nüfusa geçti. Nüfus kaydı yapılınca babamı askere çağırdılar. Askere çağırınca apar topar biz 1937’de dağdan Isparta’ya geldik. 4 katır, 1 at, 1 eşeğimiz vardı. Amcamın biri Dinar’a geldi. Bunları Dinar’da amcamın yanına bıraktık. Hatta ben bir yaz da güttüm onları. Babam askere gitti. Eğridir’de askerlik yaptı. Anam bu sefer dedemin yanında işe gider, para kazanırdı. İkiz kardeşlerim doğdu. Anneciğim onların yüzünden hasta oldu zaten. Çok zordu bakım şartları. Dedeciğim orada eski bir ev almış. Isparta’nın yarısı Rum evleridir. Yani Selanik Macirler’i (muhacirleri) gelmişler 1928’den sonra yerleşmişler. Şehrin yarısını onlar boşaltmış. O zaman bir sürü ev boşalmış. Dedem de çok nurani, bembeyaz sakallı, bir Pirdi yani. Belediye Başkanı dedeme “Musa Dayı gel şu evlerden birini al” demiş. Gitmiş demiş ki “böyle böyle” diyor Belediye Başkanı. Bizimkiler “gavurun çıktığı eve girilir mi ya?” demişler. Halbuki şehrin dışında barakada duruyorlar. Yıllar sonra bu gavurun çıktığı eve para verip de girdi dedem. Babam askerden geldi ve bizim okul hayatımız başladı. İnsanlarımızın iki yolu vardı. Ya işçi olacak ya da okuyup memur olacak. Başka yol yoktu Isparta’da. 1939’da ilkokula başladım Isparta’da. Bizim devam ettiğimiz okulda öğrencilerin bir kısmı muhacir, bir kısmı Tahtacılar aşiret çocuklarıydı. O kadar enteresan ki muhacirler Rumca konuşuyor. Selanik’ten Yunanistan’dan gelen törelerini getirmişler gelirken. Biz de dağdan töreleri getirmişiz. Bayağı da iyi geçinirdik.

 

Orada renkli bir görünüm oldu o zaman.

 

Evet öyle oldu. Biz öz Türkçe konuşuyoruz, onlar Rumca konuşuyor. Gene de aramızda sorun olmadı. Dışarıdan gelmiş olmanın da etkisi var. Isparta’nın yerlileri de sürekli bizi dışlıyorlardı. Aynen muhacirleri de. Yalnız biz Alevi oluşumuzla daha fazla tepki gördük yerli halktan. Biraz da bağnaz, tutucu bir yapıya sahipti Isparta yerli halkı. Biz de ne törelerimizden ne de inançlarımızdan ödün vermedik. Kadınlarımız katiyen kapanmadı. Çok kapalı bir çevreye girdik. Isparta’daki kadınlar inadına kapalı, fakat bizim kadınlarımız açık. Kendimizi kabul ettirmemiz uzun yıllar sürdü. Kolay kolay iş vermek istemediler, dışladılar. Ama biz okullarda yavaş yavaş ön plana çıkmaya başladık. Derslerimiz çok iyi. Sınıflarda iyi, çabuk kavrıyoruz ve çok fakir bir tabaka doğdu Isparta’da; Tahtacı toplumu. Çünkü meslek geçmiyor. Ancak adamın işi çıkacak evde iki ağaç biçeceksiniz de size birkaç kuruş verecek. Sermaye yok, iş adamı olamadı hiç birisi. Bu sefer okumaya merak sardık. Hele ki ilk okuyan birisi memur olunca baktık ki iyi giyiniyor iyi geziyor falan herkes o yolu takip etti. Çok okuyan vardı Isparta’da. Devlet kademesinde en üst düzeye çıkan da çok vardır. Kayıtlara geçsin diye söylüyorum; Isparta’da 150’ye yakın Tahtacı evi var. Isparta iki üç yüz bin nüfuslu bir yer. Dediğim gibi çeşitli inanç sahiplerinin birleştiği bir yer, çeşitli tarikatların birleştiği bir yer ve tek lisenin müdürlüğünü ben yaptım orada. Bir Tahtacı öğretmeni lisede müdürlük yapıyor. “bundan başka müdür olacak bulamadınız mı?” falan dediler. Fakat ben orada öğretmen kuruluşlarında büyük mücadele verdim. Bunun sonucunda da dediler ki “efendim sen bu işi kıvıracaksın”. Hiç kimseyi harcamadan ne sağcıyı ne solcuyu emekli oluncaya kadar bunu idare ettim.

Şimdi Isparta’da ayrı bir yerim vardır, bununla da gurur duyarım. Olay şu; Tahtacı’yı da kabul etmek zorunda kaldı yerli halk. Baktı dedi ki “Ya bunlar bizden”. Dilimiz çok iyi. Tek ayrıldığımız yön, biz Aleviyiz. Bizim dedelerimiz geliyordu. Bir ara dedelerimizi sokmak istemediler, şikayet ettiler, dövdürdüler, karakollara götürdüler. Buna rağmen töreden hiç ödün vermedik. İlkokulu Isparta’da bitirdim. Ortaokula gene Isparta’da başladım. O zaman tabii tek ortaokul var şehir içinde. Orayı da 3 yılda başarıyla bitirdikten sonra liseye gitmemiz tabii çok zor. O zaman Afyon, Denizli ve Antalya’da lise var. Isparta’nın hiçbir yerinde lise yok. Buraya en yakın bu üç yerde var. Biraz parası olanlar Denizli’ye falan gitti. Benim dayım P. T. T. müdürüydü Afyon’da. “Gel Veli ben seni okutacağım” dedi. Babam da büyük anlayış gösterdi. Onun yanına gittim. Afyon Lisesi’nin birinci sınıfında 3 ay okudum. Benim babam cura çalardı. Kulağım saf, tertemiz Anadolu müzikleriyle dolu. Artı müzik dersinde ne gördüysem o var. Yani kulağımda hiçbir bozukluk yok. Koroda öğrendiğim okul şarkıları ve tertemiz nefesler daha doğrusu. Yani bizde babamın halk müziği olarak çaldıklarının % 90’ı nefesler, ağıtlar. Bir okul açıldı, İstanbul’da müzik ve resim semineri diye. Bu okul ortaokul öğrencileri arasından sınavla öğrenci alacak. Resim ve müzik konusunda yetenekli öğrenci toplayacak. Türkiye çapında sınav açtılar. Efendim Beşiktaş’ta parasız yatılı okulun bilgileri geldi. Biz de onu arıyoruz zaten. Parasız olsun da nerede olursa olsun. Öyle müzik öğretmenliği falan değil neresi olursa. Biz de parasız yatılı denilince hemen dilekçe verdik. Ben trenle tek başıma sınava gittim İstanbul’a. Lise birdeydim. Yani yaş 15, 16. Uzatmayalım büyük bir mücadele, o okulu ikincilikle kazandım. Yani süper yetenekli çocukları aldılar. Bir yıl o okulda okuduk. Tahsin Bankoğlu diye birisi Milli Eğitim Bakanı oldu. Dedi ki “resim, müzik, beden eğitimine gerek yoktur bu memlekette, tarih, coğrafya, matematik lazımdır” bizim okul lise. Gazi Eğitim Enstitüsünün resim, müzik eğitimi bölümlerini kapattı. O güzelim müesseseler depo oldu. Gazi Eğitim’in diğer sınıflarının deposu oldu. Tutup bizim okulu kapattılar. Bizim okul aynı anda kolej gibi lise derslerini görüyoruz orada. Fazla olarak müzik dersini görüyoruz. Ben orada Ekrem Zeki Ün’den keman dersleri aldım. Yani elek üstü müzisyenler geldi bize. Büyük ilerleme kaydettik ama ne yazık ki okul sürmedi. Bize birer yazılı kağıt “okulunuz kapatılmıştır, isteyen parasız yatılı lise, isteyen öğretmen okuluna geçebilir”. Öğretmen okulu benim arayıp bulamadığım şey. Benim ailem beni üniversitede okutamaz. Bir an evvel öğretmen olup hayata atılmak en güzel şeydi. Hemen dilekçe verdik öğretmen okulu diye. Uzatmayayım Bolu Öğretmen Okuluna geçtim ikinci sene. Sene kaybetmedim. Bolu Öğretmen Okulunu pekiyi ile bitirdim. İlkokul öğretmeni oldum. Adana Koza’nın Tepecik Ören Köyü’ne tayinim çıktı. Şimdi gibi hatırlıyorum. Tam oraya gideyim diye hazırlık yaparken gazetede ilan “Gazi Eğitim Enstitüsü burslu hale getirilmiştir, öğrencilere 100 lira burs verilecek”. Devletin yatılı yüksek okuluydu orası. O sene burslu hale getirilmiş. Yatakhanesinden şu kadar lira alınacak, yemeğinden şu kadar lira alınacak. Hiç unutmuyorum 25 lira bana kalıyor. Yani bütün ihtiyaçlarımı giderdikten sonra 25 lira bana kalıyor. Babam da beni okutuyor, çocukları evi baltayla geçindiriyor. Aslında her babanın yapmayacağı fedakarlık. Babama dedim ki “baba sen bu kadar yıl zahmet çektin, bana 3 sene müsaade et, ben yüksek öğrenim yapacağım, illaki bana lazım olur, senden de para istemiyorum, devletin bana vereceği 100 liranın 25 lirası yetecek bana”. Düşündü, anacığım daha çok baskı yapınca “kabul” dedi. “3 sene daha mı iyi olacak senin için?” “Daha iyi olacak” dedim.

Uzatmayayım oraya zaten üstün körü bir sınavla girdik. Hemen aldılar. 3 sene orada okudum. Fakat ne yazık ki bu burs olayı bir sene sonra bitti. Reşat Tardu İstanbul eski Eğitim Enstitüsü müdürüydü. İyi bir eğitimci idi. Daha sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürü oldu. O bize bir kağıt imzalattı. “Okul paralı yatılı olursa kabul ediyorum.” diye. Babamgile duyurmadım bunu. Bir sene sonra bu parayı vermediler. Dediler ki “bu para bitti, okul paralı yatılı oldu, devlet elbiseyi verecek, yatacak yer verecek falan”. Şimdi ikinci sınıfa geçtik, babama dedim ki “Baba bana izin ver, senden 2,5 lira istiyorum ayda. Bana 2,5 lira gönderirsen okuyacağım yoksa geri geleyim, öğretmenlik yapayım, ne istersen onu yapayım”. Babam düşündü, düşündü “bir 2,5 lira mı?” dedi. Ama o zaman da 2,5 lira çok para. 1950 – 51 yılları. “Peki” dedi. Bir kız kardeşim vardı, saygıyla anıyorum, Allah Rahmet eylesin. Onun büyük gayreti, çalışması oldu “baba ben seninle çalışırım, abime parayı gönderelim” demiş. Ondan sonra da onlar çalıştı, işte ayda 2,5 lira bana. Ayda 2,5 lira ile gömleğimi kolalattım, kolasız gömlek giymedim. Tiyatroma da gittim, konserime de gittim. Okulda zaten sigara falan içmiyordum. Bir kuruş boşa harcamıyordum. Her şey hesaplıydı ve iyi bir öğrenim geçirdim. Üç yıl sonra oradan da mezun oldum. Branşım keman, piyanoydu. Fakat kemanda daha iyi bir öğrenciydim. Kastamonu Göl Köy Enstitüsüne tayin oldum. 1953 Temmuz’unda. Adı Köy Enstitüsü ama öğretim yavaş yavaş öğretmen okuluna geçmiş durumda. Fakat hala Milli Eğitimde Köy Enstitüsü olarak geçiyordu. Oraya gittim. 2 sene orada kaldım.

Tam Köy Enstitüsüne alıştım 2 sene sonra Öğretmen Okulu oldu. Öğretmen okullarına tabii her öğrenciyi almazlar. Sınavla yahut da yüksek karne notuyla mezun olanları alırlardı. İsabet de olmuş. Ben orada keman hücreleri yaptırdım 4,5 tane, müzik hane diyorlar, barakalar var. Orada 10 – 15 öğrenciye özel keman dersleri verdim. Şimdi orada yetiştirdiğim bir öğrenci şu anda Almanya’nın en büyük opera orkestrasında kemancıdır; Tahsin İncirci. Sanırım Dadaylı olacak. Çok emek verdim ona ama müthiş bir yetenekti. Kastamonu’nun bir dağ köyünden geldi. Aldım çocuğu tabii elimde hamur gibi, ben ne verdiysem onu aldı. 3 sene sonra benim seviyeme geldi. Önce konservatuara götürdüm konservatuar almadı. Alacaklardı hemen, Milli Eğitim vermedi. Dedi ki “Biz bunu parasız yatılı okutuyoruz, Eğitim Enstitüsüne gitsin sonra” dedi. Dedim ki “Sanatçı olacak ama” “Olsun gene de olmaz” dediler. Uzatmayayım tabii Gazi Eğitim Enstitüsünü yüksek dereceyle bitirdi. Hiç öğretmenlik yapmadı direkt Almanya’ya gönderildi. Almanya’da sanırım Berlin Konservatuarı Keman Bölümünü yeniden bitirdi. Sonra orada görev almış. Bir Alman kızla evlenmiş, Tahsin’in hikayesi uzun enteresan. Alman kızı Türk tebasına geçmemiş, Tahsin er olarak Isparta’ya geldi. Beni buldu. Ona konserler düzenledim, sahnede hediyeler verdim falan. Orduevine alındı bunu dedik ki “Bu müzisyen”, derken birisi bir akıl vermiş, geldi dedi ki “Hocam ben askerliği bitirdim” dedim ki “Nasıl oluyor o?”. Gözleri de biraz zayıftı fazla göz yorardı. “Sevk ettir. Konya Askeri Hastaneye git, gözünden anlat derdini de, seni çürük çıkartırlar” demişler. Uzatmayayım, gitti raporu aldı, askerlik bitti. Sanırım 6,7 ay bir askerlik yaptı. Dedi ki “O Alman kızdan boşanacağım”. İki üniversiteyi bitirmiş adam evlilik yapıyor, bir de kız çocuğu olmuştu. İstanbul Opera Orkestrasına girdi. Bir gün İstanbul’u ziyaretimde ziyaret ettim. Carmen oynadılar. O zaman keman çalıyordu. Uzatmayayım birkaç sene sonra sordum dediler ki “Almanya’ya gitti”. Nerede olduğunu bilmiyorum. Bu yaz gittim bilsem mutlaka ziyaret ederdim. Şimdi dediğim gibi köy çocukları orada pırıl pırıl. Onlara müzik öğreteyim konservatuarlara göndereyim istedim. Yani iyi elemanlar yetiştirdim. Ondan sonra da askere gittim.

Erzincan Askeri Lisesi’nde öğretmenlik yaptım yedek subay olarak. 2 sene. Oradan Antep Öğretmen Okulu’na gittim. Antep Öğretmen Okulu’nun kurucusuyuz. Yeni açılmıştı orası da. Bir sene orada kaldım. Yanlış bir evlilik yaptım o günlerde. Hasta bir hanımla evlendim İzmir’li. Ben hasta olduğunu bilmiyordum, kalbinden rahatsızmış. 5 sene bir beraberliğimiz var resmen ama çoğu zaman babasının yanında kaldı. Ve öldü. Ondan çocuğum falan da yok. Zaten 28 yaşındaydım. Tekrar evlilik yaptım. Kendi akrabalarımdan birisiyle Isparta’da evlendim. Kırkıncı yılı da doldurduk. Antep’ten sonra Gönen İlköğretmen Okuluna geçiş yaptım. Kendi memleketim diye Gönen’e geldim.

Erzincan’dayken dil derlemelerine başladım. Türk Dil Kurumu’ndan Ömer Asım Aksoy Bey ile tanıştım. Daha önce 1954’te, Kastamonu’da iken Ahmet Adnan Saygun Devlet Konservatuarında hoca. Biliyorsunuz büyük bestecimiz. Onun virtüöz sesleri, Muzaffer Sarısözen, Adnan Saygun ve Halil Bedii Yöretken üçlüsü derleme yapıyor Anadolu’dan. Rıza Yetişen de bunların teknisyeniydi. Mikrofona alıyor sesleri. Tele alıyorlar resmen. Bayağı saz teli gibiydi. Makaraya sarılırdı. 1952’de öğrenci iken Rıza Bey beni Adnan Saygun ile tanıştırdı. Mezun olduğumu, Kastamonu’ya tayin olduğumu söyledim. Adnan Saygun bana dedi ki “Anadolu’daki töreleri derle, özellikle cenaze merasimlerini” “Niçin bunu istiyorsunuz?” dedim. Dedi ki “bir cenaze marşı yazacağım, ama bu Türkü hası olmalı, bizim olmalı” dedi. Biliyorsunuz onun bütün besteleri folklora dayanırdı. “Tamam” dedim. “Size ben bunu göndereceğim”. Tabii ben Isparta yöresini töresini biliyorum ama amacım onlara Türkmen yörelerinden derlemek. Tahtacılar’dan kendi bildiklerimi yazdım. Ankara’ya geldim. Ankara’daki Türk Ocaklarında Etnografya Müzesi Müdürü Hamit Zübeyir Koşay Bey vardı. İyi bir araştırmacıdır. Hamit Zübeyir Koşay Bey müzeler genel müdürü, Hüseyin Namık Orkun da Türk Ocakları Başkanı Ankara’nın. Hüseyin Namık Orkun iri yarı bir adam, koca göbekli. Hamit Zübeyir Koşay ile tanıştım. O beni Hüseyin Namık Orkun’a götürdü. Üçümüz oturuyoruz. Gep gencim ben. İşte yeni öğretmenim falan.

O günlerde Yunanlılar “Kıbrıs Rum’dur” diye bir kitap yayınlamışlar. Bir beyaz kitap. 1954 yılında. O kitap; Kıbrıs Adasında yaşayan insanların Rum asıllı olduğunu dünyaya ispatlamak için yayınlanmış. Hamit Zübeyir dedi ki “bu genç arkadaşı Kıbrıs’a gönderelim, o da bize “Kıbrıs Türk’tür” diye bize bir araştırma yapsın, bir kitap yayınlayalım”. Hüseyin Orkun çok uygun buldu. Bana dediler ki “Size duyuracağız, biz sizi Milli Eğitim’den alıp göndeririz” sevindim ben. Çok da heyecanlıyım. Çok seviyorum araştırmayı. Bu sırada Hüseyin Namık Orkun, Hamit Zübeyir Bey’e dedi ki “Bu genç arkadaş, bize araştırma yapsın, yaptığı araştırmaları Türk Yurdu Dergisi’nde yayınlayalım” dedi. İstanbul’da Türk Yurdu Dergisini, Türk Ocakları yayınlıyor. Yayın yönetmeni de Abdülhak Şinasi Hisar’dı. Ben bu heyecanla hemen gittim Kastamonu’da iki yazı hazırladım. “Isparta Tahtacı’larına Dair Notlar”. Birinci; sülalelerin dağılışı, ikinci de töreleri. Bunu gayet bilimsel o günkü anlatımıma göre yazdım. Birinci yazıyı gönderdim. Hatta bir kitapçıda gördüm. Veli Asan yazıyor. Heyecanlandım aldım. İlk yazım orada çıktı. Cidden değer vermişler. Güzel yayınlanmış. İkinci ay tekrar gönderdim. İkinci ay da yayınlandı. Gene aynı şeyin devamı. Devamı ama birisi töresel yönleri inceliyor. Şimdi birisi bana akıl verdi dedi ki “Kardeşim ya madem ki sen böyle yapıyorsun, bu dergi Türkiye’de çıkıyor, devlet buna para veriyor, bu şahsın malı değil devletin yayın organı, sana birkaç gün içerisinde iyi para verirler” işte ben bir hata yaptım. Tuttum bir mektup yazdım Şinasi Hisar’a dedim ki ‘Bana para vereceksin ben öyle yazacağım”. Abdülhak Şinasi Hisar benim yaptığım araştırmanın farkında bile değil tabii cevap bile vermedi. Dedim ki “Demek ki bu adamlar Hüseyin Namık araya girdiği için benim yazımı lütfen basmışlar. Ben de göndermedim. Tuttum kendim çalışmalarıma devam ettim. Ama bir dergiye yazı hazırlanmanın sorumluluğu var bir de rahat olmak var. Çok geniş tuttum işi. Artık bir daha yayınlamadım not aldıkça koydum falan.

 

Yani derlemeye siz o yıllarda başladınız. Peki bu sefer geriye dönüyoruz ve sizin canlı gözlemlerinizle beraber ilk önce Tahtacı Türkmenler diyoruz. Tahtacı lafından girelim, Tahtacı kelimesinin kökeni nedir? Tahtacılar kimlerdir? Tahtacı Türkmenlerinin yaşamı, soyu, tarihi bu konulara girelim.

 

Bu soru çok önemli, Tahtacılar kimlerdir? Nereden gelmişler? Nereye gitmişler? Belki 40 yıldır okumanın da yanında araştırma da yapıyorum. Mesela en son çıkan Tahtacı kitabı Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan’ın Bursa’da yayınlanmış. Yusuf Ziya Yörükan’ın 1929 yılında yayınladığı bir kitabı var, Tahtacılar hakkında. Burada dahi tam hükümler yok.

 

Genel olarak, ele alalım.

 

Benim kendi gözlemimi sorarsanız ki bence en canlı o. Tahta, ağacın kullanılır hale gelen şeklinin adı. Yani örneğin 2 cm. kalınlığında 20 cm. eninde, boyu 3 – 4 metre düşünülebilir, kullanılabilir kereste. Yani tavana, tabana çakılan ağaca, kullanılmış hale gelmiş tahta diyoruz. Şimdi sanıyorum bu aşiretler dağda ağacı tahta haline getirip yerleşik yerlere sattığı için oralarda “Tahtacı, tahta satmaya geldi” dile söylendiği için Tahtacı demiş, dilme getirseydi “dilmeciler” olacaktı adları belki de. Hani dilmecilik bunun daha değişik türü. Yahut ne bileyim odun satsa “oduncu” olacaktı. Ama Tahtacı sözcüğü çok yaygın. Örneğin ne derece tam sağlam değil ama araştırdık, 1453’te Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u zapt ederken o dağdan aşırdığı teknelerin tahtasını Tahtacı’ya biçtirmiş. Anadolu’dan getirmiş onları Üsküdar’a yerleştirmiş. Şimdi Üsküdar’da “Üsküdarlılar” diye bir Tahtacı Mahallesi var. Anadolu’ya tekrar gelmişler Ödemişin Bayındır Nahiyesi vardı, şimdi ilçe oldu, bir mahallesi Üsküdarlılar’dır. Bunların Serik’te akrabaları vardır. Üstürgeliler diye bir sülale var aynı şeylerdir. Yani bu ne derece? Nasıldır? Daha ben tam olarak hüküm vermiş değilim. Verirsem zaten kitabın başına sunuş olarak yazacağım. Dr. İsmail Engin biliyorsunuz son bir araştırma yaptı. O da tam hüküm vermiş değil. Bu Yörükan bizce iyi bir kaynak, eski bir kaynak. Tabii onun da birtakım yanlışları var. Bu toplumun içine girmek çok zordur. Tahtacı toplumu kolay kolay insan almaz içine. Kendisinden olmadıkça almaz. Şimdi ben dahi bir başka köye gidip de sorsam şu nedir? Bu nedir? Şüphelenirler. Ama içinde yaşadığım için sormadan yazabilirim. Neyse sonuçta “Tahtacı” sözcüğü Prof. Faruk Sümer’in dediği gibi ağaç eriyse; Orta Asya gelişlidir, Oğuz Türkleri’nden olduğu bellidir. En belirgin özellikleri düne kadar biliyorum biz dağdan hiç inmedik, köylere dahi inmedik. Hatırlıyorum Akdağ’da kışın bir köye indik. Köyün kıyısında 3 tane çadır kurduk. Katırlarımıza da ayrı bir çadır kurduk. Yani köyün içine girip de bir yere oturmadık. Bu kadar ayrı, kapalı yaşayan insanlar. Dolayısıyla nereden geldilerse ki ben kesinlikle Orta Asya diyorum. Çünkü dil çok berrak, tertemiz. Töreler ona çok benziyor. Ben öyle diyorum. Kaldı ki Melikoff’un son “Uyur İdik Uyardılar”da “Hazar Denizi’nin güneyinde ağaç erleri adı altında bir köy var halen ve Türkiye’de ki Tahtacıların aynısıdır” diyor. Henüz gitmedim, eğer ömrüm müsaade ederse gideceğim. Her neyse. Şimdi Orta Asya kökenli olması çok doğal. Çünkü yalnız dil falan değil töresel yapı, hele ki inançlar Şamanizm’in çok şeyi var. Biz hala yaşatıyoruz. Getiriyoruz. Ay kutsaldır, dere kutsaldır, su, toprak, ateş, tuz kutsaldır. Bunlar aynen yaşar. Kurban kesileceği zaman bile hayvanın neresinin yeneceği dahi bizde saptanmıştır. Yani değişik bir yapısı var. “Tahtacı” sözcüğü bence Türkiye’de verilmiş bir isim. Kesinlikle ağaç işiyle uğraşmalarından ileri geliyor.

 

Anadolu’muzun nerelerinde yoğunlar?

 

Şimdi hepsini gezdim dedim size. Adana yöresinden başlıyor Tahtacı adıyla. Ama buna benzeyen çok vardır. Örneğin Hatay’da da Türkmenler var, Alevidir. Ama adı Tahtacı olarak değil.

 

Adı Tahtacı olarak nerelerden başlıyor?

 

Doğu Akdeniz’den Adana’dan başlıyor. Mersin, Antalya, Muğla yani kıyı olarak alırsak İzmir, Bergama, Çanakkale… İçeride mesela Konya’da yok. Mersin’in şehir içinde var. Geçiyoruz, Antalya dedik, Burdur, Isparta’da var. Asya’dan gelenler orada kalmışlar.

 

Ege’de nereye kadar gelmişler?

 

Aydın, Denizli. Denizli’de çok miktarda var. Aydın’ın Ortaklar’da çok var. Hepsine halen gidip geliyorum. İzmir’de var, Muğla Günlükbaşı Köyü tamamen Tahtacıdır. 5 km Fethiye’ye giderseniz uğrayın. Ahmet Günday vardır, duymuşsunuzdur. Onun köyü orası. Ona sazı ben öğrettim. Neyse Manisa’da bir tek Tahtacı Köyü var. Başka da yok.

 

Onları bir alalım isterseniz mesela Adana’da nerede?

 

Adana’da merkez ve köylerin çoğu aklımda yok. Mesela Nergisli Köyü, Kırtıl… Nergisli Köyü merkeze bağlı. Ben bunları yazmıştım Cem Dergisi’nde de.

 

İlk aklınıza gelenler.

 

Adana merkez ve köyleri diyelim. Mersin merkez ve Erdemli İlçesi, Erdemli İlçesi’nin bazı köyleri de var. Antalya merkez ve köyler. Antalya’da çok köy var. Isparta merkez. Isparta’nın köylerinde hiç Tahtacı yok. Sadece merkez. Burdur merkez, Muğla merkez ve Fethiye’de. Bizim buralarda akrabalar vardır mesela. Biz Isparta, Burdur, Antalya’ya yerleşmişiz.

 

Sizinki hangi sülale?

 

Çaylak sülalesi. Onları hep yazdım. İzmir’de çok var, Bergama. Çepniler”i ayırın yalnız. Çepniler Tahtacı değil.

 

Abdallar da var.

 

Onların hiç biri Tahtacı değil.

 

Çepniler nerelerde?

 

Çepniler Bergama, Bandırma bir de Doğu Karadeniz’de var. Alevi bunlar. Onlar da orman işiyle uğraşıyor. Yapıları, her şeyi çok benziyor fakat adı Tahtacı değil. Çepni diyorlar. Gittim köylerini gezdim. Onlar benim araştırmama dahil değil. Tahtacıları aldığım için ama fark sadece adı Tahtacı değil. Bunun dışında da mesela birtakım töreler oluşmuş.

 

Eski günlere gittiğinizde yaşamınızda neler gördünüz, ne yaşadınız, ne yediniz, ne içtiniz, Günlük yaşantıda neler oldu, sizin yaşamınız nasıl bir yaşamdı? Bir de özellikle çadır hayatından bahseder misiniz?

 

Dağ hayatını 3 yaşımdan beri hatırlarım. Yörükler gibi yaşama zorunluluğumuz da var. Hayvanlarımız vardı, ineklerimiz vardı. Annem onları sağardı. Sütünden ayran yapardı, yağ yapardı. Ama öyle geniş çapta bir tavukçuluk yapamadık. Hele ki sebzemizi dikemezdik. Çünkü 3 ay bir yerdeydik, 2 ay bir yerdeydik, hemen kalkıp başka bir yere gidiyoruz yani göçebe hayatı yaşanıyordu. Fakat bu olay şehre inince bozulur gibi oldu. Bu sefer de Türkiye’de tren yolları yapımı başlayınca rayların altına lata denilen ağaçların döşenmesi gerekli oldu. Bunu müteahhitler aldı ormandan. Müteahhitler geldiler, yazları bize, babamlara dediler ki “şu filan dağda iş var”. Babamları topladılar. Pazarlığını yaptılar. Biz bir müddet böyle gittik.

Mesela ben ilkokul birdeyken Eğridir Toto Dağı’na gittik. Orada 300 çadır vardı ve Haydar Obası’ydı obanın adı. Kahya deniyor baş yöneticiye o yöneticinin adı neyse o adını obaya veriyor. Haydar Obası deniyor. Ben Tahtacılar’la ilgili yazılarımın büyük bir çoğunluğunu o obadan almışımdır. Oradaki gözlemlerim çok enteresandır. Çünkü 300 çadırlık bir şeyin yaşantısı tam olarak devam ediyordu. Ondan sonra ilkokul ikide Eğridir’in şimdiki Kovada Gölü dediğimiz çevrede çalıştık bir yaz. Orada 10, 15 ev vardı. Düşünün biz bu konar göçer insanların içinde ilkokula başlamışız. İyi hatırlıyorum bu ilkokul ikideyken iki amcamın oğlu ile benden başka okuma yazma bilen yoktu. Bütün sülalemiz büyüklerimiz, anamız babamız hepsi cahildi. Babamgil konar göçerken Atatürk okuma yazma seferberliğini ilk açtığı zaman okuma yazma bilen bir öğretmen obaya gelirmiş. Onlarla beraber konar göçermiş. Ona bir çadır kurarlarmış. Buna rağmen okumasını bilen hemen hemen yok idi. Bugün Tahtacı olarak okuma yazma bilmeyen olmadığı gibi bizim Isparta yöresinde büyük bir kesim de en az lise mezunudur. Yazları dağları çıkardık. Gene bıçkısı, baltası bütün levazım ellerinde. Bir tek katırlarımız yoktu. Ağaçları kereste haline getirdikten sonra ağaya yani müteahhitte orada teslim ederdik. O da kendi imkanlarıyla taşırdı. Benim küçüklüğümde bizim katırlarımız vardı, hayvanlarımız vardı. Onlarla kamyonun, trenin geçemeyeceği yerlere kadar taşırdık keresteyi. Oralara iskele denirdi. İskeleye gidip gelmek de ayrı bir meseleydi. Sonuçta dağdaki yaşantımızı şehirde de devam ettirdik. O da şöyle oldu. Kışın okuyoruz, çalışıyor babamgil. Yaz geldiğinde bir müteahhit alıp dağa götürüyordu. Dediğim gibi ilkokul birde Tota’da, ikideyken Eğridir Kovada’da, bir başka zaman Direskene denen bir yerde idik, sonra bizimkiler bir ara Karıncalı Dağa gittiler. Biz gitmedik. Bir ara da Susurluk’a. Hep orman olan yerlere gittiler. Müteahhitler dolduruyordu tren veya vagonlara iş yerine kadar götürüyordu. Bu iş bir müddet daha devam etti. Ancak makineleşinceye kadar. Bizimkilerin bıçkı dediğimiz ağacı biçen demir parçası insan gücüne dayanıyordu. Ne zaman ki hızar atölyeleri çıkıp iş motorize olunca işler birdenbire bitti. İnsan gücüyle biraz pahalıya mal olan kereste, makineyle daha ucuz ve seri olduğu için sanat öldü. Sanat ölünce bu sefer vatandaş meslek değiştirdi. Nasıl değiştirdi? Bulunduğu yerde ne varsa ona intibak etti. Isparta’da bir baktı ki gül yağcılık var, fabrikalarda halı dokumacılığı var. Bizim kadınlarımız hemen halı dokuma öğrendi. Her eve bir halı dokuma tezgahı kuruldu. Dünkü Tahtacı bugün halı dokumacı oldu. Erkekler işçi olarak girdi, bazı yerlere. Kazmasını küreğini alan çapaya gitti. Veya odun yardı baltasıyla. Yani Tahtacılık dediğimiz ağacı kullanılır hale getirme olayı zayıfladı. Bir an geldi tamamen bitti. Ondan sonra ne oldu? Adı gene Tahtacı. Şimdi biz profesör olsak adımız gene Tahtacı’dır. Biz tahtayla uğraşmıyoruz ama uğraşan uğraşmış, sülale adı oldu bu artık. Bir nevi oymak adı oldu. O yüzden bana “Tahtacı mısın?” diye sorduklarında “evet” dediğimde kendinden kabul ediyorlar. Adana Kozan’ın Cumhuriyet Mahallesi’nde kırk yıllık berabermişiz gibi kaldık. Beraber gittiğim ailenin akrabaları da orada. Hepsinin de aşiret olduğu belli.

 

Başkalarından daha fazla hangi özelliğinizle ısınıyorsunuz birbirinize? Nasıl ısınıyorsunuz?

 

Şimdi bakın çok enteresan bu. Ben onu uzun uzun yazdım. Bizde sülaleler var. Bu sülalelerin ne zaman başladığı bilinmez. Şimdi bugün Gökbük Köyü’ne gitsek “Çürükler” diye bir sülale vardır. Daha dün dedelerimiz Çürükler demişlerdir. Yani 70 – 80 senelik bir olaydır. Bizde bilinmesi mümkün değil. Mesela Çaylak denilen bir Tahtacı oymağı var, çok geniş bir sülale bu. Bunun kendi içinde bölünmeler var. Örneğin Çaylaklar; Eseli, Elemetli, Danabaş, Göğüceli, Yağlı gibi kökleşmiş sülale adları var. Gidiyorsunuz Adana’nın bilmem ne köyüne bir bakıyorsunuz sizin sülalenizden orada insanlar var. Ben Elemetli sülalesindenim, Aydın Çine’nin Yeniköy diye bir köyüne gittik. Köyün yarısı Elemetli. “Hangi sülaledensin?” diye sorarız birbirimize, Elemetli ise mutlaka akrabayız. Yani tepede dedemiz tek insan. Ama bu 300 sene 500 sene ne ise. Nasıl gelmiş? Sen oğluna demişsin “Biz Elemetli’yiz” o da diğerlerine “Biz Elemetli’yiz” demiş. Aynı sülaledekiler birbirine Duzevi der. Sen Elemetli deyince “Biz seninle Duzeviyiz” der. Akrabadır kesin. Duz tuzdan gelir, Duzevi… Mesela onunla tuz alışverişi yapar. Diğerleriyle alışveriş yapmaz. Bunları töre olarak uzun uzun yazdık. Şimdi ben hiç görmediğim duymadığım bir köye gidiyorum. Soruyorum, “Ben de Elemetli’yim”. “Yok canım olur mu öyle şey?” diyor. Elemetli yalnız kendi yöresinde olur zannediyor adam. Halbuki dedelerimizden biri büyük amcalarımızın bir kısmı Burdur Isparta’da kalmış bir kısmı gitmiş Çine’ye yerleşmiş. Ama bu isim bozulmamış kalmış. Sonra belli özellikler var. Elemetli’lerin özellikleri bellidir. Mesela inatçı insanlardır, doğru insanlardır, Elemetli dedikten sonra katiyen yalan söylemek istemez… Mesela kadınlar donunun üzerine mavi yama yamamaz “yaramaz” der. Çocuk koluna mavi bilezik takmaz “Bunlar yaramaz” denir. Bir yerde mesela “nişan yaramaz” diye nişanlamazlar, öyle evlendirirler. Yani kökleşmiş töreler aynen sürer gider. Hala da aynı. Şehirde de ol, profesör ol ne olursan ol, 8 tane dil bil, gene de senin anan senin karına başını bağlatır. İç eteğini giydirecek illa selavatlatacak. Giysileri sandığa koyarsın o ayrı mesele. Yani diyeceğim bu sülalenin yaşayışından bir sıcaklık geliyor. Mesela Kozan’ın Cumhuriyet Mahallesi’ne gittik. Benim arkadaşım Aydın’lı idi. Hacı Emirli Ocağı’na bağlıydı.

 

Hacı Emirli’ler Tahtacı Ocağı mı oluyor?

 

Tahtacı. Onlar zaten başka bir konu. Ocaktır onlar. Hacı Emirli Ocağı. Bunlar da dede sülalesi yani ocak. Tahtacılar birbirleriyle sıkı ilişki kurmuşlar. Beraber konmuş göçmüşler. Mesela Aydınlılar dediğimiz Şehepli, Üstürgeli oymaklar, Hacıemirliler Ocağı’na bağlıdırlar, Aydınlılar da oba olarak Çaylak’la beraber konmuş göçmüş diyelim, tanışmışlar, kız alıp vermişler derken akrabalık doğmuş. Mesela “benim babam Çaylak’tı” anam Aydınlıydı diyenler de vardır. Yani Tahtacılar içindeki sülaleler aynı olunca kesinlikle sıcaklık başlar.

 

Peki Isparta’da kaç hane var Tahtacılar’dan?

 

Şehir merkezinde 150 hane var.

 

Kısmen açıkladınız ama siz diğer insanlardan farklı olarak birbirinizle hangi yönlerden yaklaşıyorsunuz, anlaşıyorsu-nuz, bir sır mı var? Tahtacılar dendiği zaman şu anda Akçaeniş Köyü ile diğer bir Alevi – Bektaşi Tekke Köyü neden birbirinden ayrıdır? Hangi yönden ayrılır?

 

Tekke Bektaşi Köyüdür, öteki Tahtacı Köyü. Şimdi Tahtacı’nın birlik olan yönü şu; Tahtacı çok geç yerleşik düzene geçmiş. Bütün Türkiye çapında böyle bu. En geç yerleşen Alevi – Bektaşi topluluğudur. Uzun süre dağda kalmışlar. Ama biz gene dağda gezerken ondan 100 – 200 sene önce Tekkeliler yerleşmiş oraya. Abdal Musa gelmiş 12. – 13. üncü yüzyıllarda oraya oturmuş. Bunların ya da o zaman gelenlerin bir kısmı Abdal Musa’nın torunları. Yani bizimki onlardan 300 – 400 sene sonra yerleşik düzene geçmiş. Bunlar konar göçer olarak yaşamışlar. Tabii bu arada bağlı olduğumuz ocaklar var. Bizimkiler Yanyatır Ocağı.

 

Bazen Yanınyatır diyorlar, aynı ocaklar değil mi bunlar ?

 

Sürekli yazıyorlar “Yanınyatır” diye. Yanınyatır da ne demek? Yanyatır bu. Yan tarafa yatan demek. Yanın tarafa yatır da ne demek? Yörüken’de de var. Dr. İsmail Engin de yazmaya kalktı. Dedim ki “Yanyatır bu”. Durasan Köyü’ne kadar gittim ben, pirimizin mezarına yüz sürdük.

 

Nereye gittiniz?

 

Adana Ceyhan’ın Durasan Köyü’ne.

 

Yanyatır’ı kullanalım diyorsunuz, hepsi bu ocağa mı bağlı?

 

Hepsi değil. Tahtacı Türkmenleri iki büyük ocağa ayrılır. Birisi Yanyatır, birisi Hacı Emirli Ocağı. Hacı Emirli İbrahim Sani ile Durasan Dede amca çocuğudur.

 

Hacı Emirlilerin genel kabul ettiği yatırları nerededir?

 

İslahiye’nin Kabakçı Köyü’nde. İbrahim Sani Baba Hacı Emirli oymağının ilk piridir. Bu yaz gittim oraya. Durasan Dede’ye de gittim. Durasan Dede Adana’nın Ceyhan İlçesi’nde merkeze bağlı köyün adı. Pirin adı da Durasan Dede. Köyünde büyük bir tepenin üzerinde türbesi var. O türbe Abdal Musa kadar tesir yapmış. Civardan gelip kurban kesenlerle dolup taşıyor.

 

Peki İzmir’deki?

 

Durasan Dede’nin torunları. Ben bunu uzun uzun yazdım, muhakkak bir kısmı oradan kalkmışlar. İzmir’de Narlıdere’ye yerleşmişler. Onların bir kısmı da Balıkesir’e, bir kısmı da Edremit’e sarkmış. Orada da dede ocakları var. Yani dede sülaleleri var. Yanyatır olduğu için onlara bağlı. Hatta ben araştırma yaptığımda buldum kimin o tarafa kaydığını, Cem Dergisi’nde yazdım uzun uzun. Ondan sonra Durasan Dede ölünce türbesi orada kalmış. Yalnız diğerlerinin, tamamı Narlıdere’ye yerleşmiş. Bugün Narlıdere’de Yukarı Köy dediğimiz Dede Köyündeki oymağı Anadolu’daki bütün Yanyatırlar’ın önderliğini yapmakta idiler.

 

Şu anda devam ediyor mu?

 

Hayır bitti.

 

Zaten Akçaeniş’deki Mürebbi Hamza Tanal da diyor ki “öyle bir şey yok”, doğru mu?

 

Devam etmiyor. İlk evliliğimi Narlıdere’den yapmıştım. Hepsini iyi biliyorum. Bu yaz gittim, (kameraya) filme de aldım. İçinde yaşıyorum yani Narlıdere’de kaldım ben..

 

Mürşit kimdir, hangi konumdadır orada?

 

Mürşit şu; Yanyatır’da tek olan en üst seviyedeki dede. Onun altında dedeler var ona bağlı. Dedelik yapan dedeler gene ocaktan olur. Dede, eğer talibe ulaşamıyorsa, talipten yetenekli olanları “Dikme” adı altında baba olarak görevlendirir. Yani dedelerin yetkilerinin % 80’ini taşıyan babalar vardı. Ama bunların adı dede değil. Anadolu’da varmışlar ama şimdi o da yok. Bir ara talipler, Narlıdere’de “mürşit çocuğusunuz” diyerek amca oğullarının ikisini de mürşit yaptılar. Şimdi ikisi de öldü. Bu mürşitlerin çocukları da dedelik yapmıyorlar.

 

Yanyatır Ocağı’nın en son mürşidinin ismi nedir?

 

Narlıdere’de en son Haydar Coşkun.

 

Ne zaman vefat etti?

 

Sanıyorum 5 – 6 sene oldu. Onun oğulları Nagi, Tagi. Nagi en büyük oğlu, en çok onunla konuşuyoruz. Zorluyorum onu “dedelik yap” diye. Turgutlu’dan bir hanımla evli. Bektaşi. Eskiden dedelikte şöyle bir şey de vardı; dede mutlaka dede sülalesinden biri ile evlenir, taliple evlenmezdi. Fakat Narlıdere’de taliple evlenen bir tane çıktı. O da bizim Isparta’dandır. Onun dışında hep kendilerinden evlenirlerdi. Bu, hele bir de Yanyatır olmadığı gibi Tahtacı da değil. Bektaşi ile evlenince yanaşmadı mürşitliğe. Bir de mürşitliğe ulaşmak için yol uzun. Her insan mürşit olamaz. Bir de şöyle bir şey oldu; dedelik kurumu bir nevi meslek oldu. Yani kazanç kapısı doğdu Narlıdere için. Necati son dede idi. Bu adamın işi dedelikti, yani belli talipleri vardı. Gelirdi talipleri musahip yapar, ayinleri yönetir kendisine yol parası verilir. Ona Hakkullah diyorlar biliyorsun. Bizde Hakkullah değil, niyazlık vermek denir. Sonra cezalar var. Onlar da ayrıca toplanır dede gelince verilir. Yani dedeye niyaz konur. Niyaz edilir postunun altına bir miktar para konulur hepsi bu. Şimdi adam 3 ay 5 ay Tahtacı evinde kalır Narlıdere’ye gelir ne kazandıysa, ona kazanç diyelim, ailesine verir. Tekrar giderdi. Şimdi bu dedelerin çocukları buna gerek görmediler. Dediler ki “niye biz talibin vereceği 5 kuruşa bağlı kalalım? Ne yapalım? Meslek sahibi olalım”. Gittiler bu sefer demirci oldu, marangoz oldu, okuyabilen okudu, doktor oldu, mühendis oldu, her şey oldu ve bugün Narlıdere artık bir sürü esnafla, memurla doludur. Şimdi dedeliğin ölüşü böyle. Şu anda artık Narlıdere’de dedelik yok. Ben biraz zorladım dedim ki “Anadolu sizi bekliyor”. Ne oldu? Suyu kesilen değirmen gibi Anadolu. Dinleyen olmadı.

 

Tahtacının dedesinin olması lazım.

 

Tabii. Hacı Emirliler de aynı sonuca vardı. Serik’te dede sülalesi vardır. Aydın’dan gelmedir. Onlar da aynı. Mesela burada şu anda hala son neslin ocakzadeleri var, Şıhlar diyorlar onlara.

 

Somut olarak Hacı Emirliler ile Yanyatır Ocağında dedelik yapan yok.

 

Yok. Bir tek Hacı Emirli birisi var. O da Aydın’ın köyü Kılcapınar’da. Bayram Kemani diye bir baba. Aslında o, dede değil. Hacı Emirli oymağına hizmet ediyor. Yani gidip geliyor epey yaşlandı da. Bir de Haydar Dede çıktı, Akçeşme’den o kadar.

Antalya Elmalı Akçaeniş’te Mürebbi Hamza Tanal var mesala. Onunla tanışıp söyleşi yaptım. Nedir mürebbilik, kimlerdir mürebbiler?

 

Şimdi mürebbi şu; inanç olarak tepede mürşit alıyoruz. Mürşit genellikle talip üzerine çıkmaz, dedeler çıkar. Her sene dedeler gelir bir kongre yapılır, eskiyi söylüyorum Tahtacılar için. Toplanırlar hakkullahından mürşit hakkını verir dede. Aldığı niyazlardan mürşit hakkı vardır. Ondan sonra der ki “erenler söyleyin bakalım neler gördünüz neler işittiniz?” birisi kalkar der ki “Toto’da falan ovada musahip yaparken, bir talip bana şöyle bir soru sordu altından çıkamadım.” “nedir bu soru?” “diyelim ki oruç 11’mi 12’mi olacak?” der ki “Ben size öğrenip geleceğim, seneye söyleyeceğim, tam bilgi veremiyorum”. Bu sefer o konu kongrede tartışılır. Mürşit de ağırlığını koyar onu tatmin eder. “seneye git onlara şunu anlat” derdi eskiden. Bu kongre tabi benim zamanımda yok. Hatta hakkullah vermez oldular dedelere. Dede mürşidin yanına bile uğramıyor. Belli talipler oraya gidip geliyordu. Onlar öldükten sonra o nesilden çocuklarının hiç birisi yerine geçip bu işi yapmadı. Tahtacılar der “Dedelik babadan olursa olur seçim yok”. O yüzden diyorum adam deli ama dede. Artı bırak deliliği okumamış. Bunlardan yani eskilerden gelenler oldu Isparta’ya. Ama talip bin tane kitap okumuş sana bir soru soruyor işin içinden çıkamıyorsun.

 

Alevi dedeleri ile aynı mı hemen hemen?

 

Aynı olay, yalnız Bektaşi dedeleri değişik. Şöyle değişik; seçimle geldiği için. Bektaşilerde hiç bozulma yok.

 

Tahtacı Türkmenleriyle Kızılbaş Alevileri arasındaki dedelik kurumu aynı diyorsunuz?

 

Dedelik kurumu aynı, sürek de aynı, hatta bakın Aleviliği ortaya koyan öğe var; bir; Allah’ın varlığı, iki; Peygamberin hak Peygamber oluşu, Kuran’ın tanınması. Üç; Aliyül veliyullah, Ali’nin en büyük din yorumcusu olması, dört; kırklar cemine saygı, beş: 12 İmamlar’a sevgi. Bu 5 öğe bütün Anadolu Alevileri’nde aynıdır. Hiç değişmez. Şimdi mürşit; talibe kültür götüren dedeler bizi bugüne getiren dedelerdir. Ben çok beğenirim dedeleri, adamlar tıpkı bizim Köy Enstitülerinde A B C öğretildiği gibi “Allah Allah” demiş belli duaları yapmış, öğretmiş. Her şey tamam yürümüş yani. Nefes dinletmiş. Pir Sultan’ı tanıtmış, Kul Himmet’i tanıtmış az şey değil bunlar. Şimdi sonuçta dede gelmiş bizim obaya. Bakmış ki oba biraz geniş, tutmuş obalara “mürebbi” denilen dede vekilleri tayin etmiş. “Sen müribbisin” demiş bir hayırlı vermiş. Onun ayrı mürebbi hayırlısı var. Herkesin huzurunda mürebbi tayin etmiş. Fakat her perşembeyi cumaya bağlayan gece talipler toplantı yapıyor. İşte o Bektaşi’deki cem dediğimiz bizim mürebbinin evinde yapılıyor.

 

Adı nedir?

 

Bizde adı “Cuma akşamıdır”. Perşembeyi cumaya bağlayan akşamdır. Kutsal bir gecedir o. Mürebbinin evinde toplanılır. Kurban kesilirse biraz ceme benzer, kesilmezse herkes evden yemeğini getirir dua ile yemek yenir. Çok kısa bir törendir o. Mürebbi, o halde dedenin yetkilerinin bir kısmına sahip olan en uçtaki din lideridir. Yani tabir yerindeyse muhtar gibi. Dede gelinceye kadar mürebbinin yapabileceği birtakım şeyler vardır taliplere. Kurban kesildiği zaman duasıyla kurban yedirir ama musahip yapamaz, o dedenin yetkisidir.

 

Dikme mi?

 

Hayır dikme değil. Dikme biraz daha yetkili. Dikmeye biz dede muamelesi yaparız.

 

Dikme var mı Tahtacılar da?

 

Vardı tabii, Ali Baba vardı. Naldöken’den gelirdi. Adı baba ama hiç kimse baba demezdi. Herkes ona dede derdi. Rıza Yetişen’in kayınpederi gelirdi. Ali Baba denirdi ama dede dendi gitti. Babalar % 80 dedeye yakın. Onlar musahip falan da yapardı.

 

Mürebbi nedir yani şimdi?

 

Mürebbi uçta çok az şeyle donatılmış olan.

 

Kaç tane mürebbi var?

 

O köydeki insanların kalabalığına bağlıdır. Hamza Tanal mürebbidir. Hamza Tanal benim hoşuma gider. Ben “kurbanı seninle yiyeceğim” derim “tamam” der. 10 – 15 kişi toplanır. Evinin büyüklüğüne göre değişir, adamın sayısına göre değişir. Der ki bu sefer “burası çok oldu, bir grup daha olsun” deriz, bir mürebbi daha dikeriz.

 

Dışarıdan bizi almazlar mı?

 

Almazlar. Bizim Yanyatır’lar kesinlikle almazlar. Bektaşiler de mümkün belki de ama Yanyatır almaz.

 

Hamza Tanal gibi kaç kişi var?

 

Şu anda mesela Akçeniş’de 6 – 7 tane varmış. Tanal gibi yetkili diyeceğim ama Hamza Tanal gibi görevini yapan ondan fazla bilgili olmayan insanlar vardır. Adı mürebbidir.

 

Mürebbiler içinde en fazla adı öne çıkan Hamza Tanal mı?

 

O köyde öyle.

 

Başka köylerde de öyle mi?

 

Her yerde mürebbi var, mürebbi çok. Bizim burada 20 tane mürebbi vardır mesela. Hamza Tanal azıcık laf eder. Biraz da ezberinde nefes vardır tamam. Çok büyük bir durum yok.

 

Dedelerin yerini bunlar mı alacak?

 

Kesinlikle alamaz.

 

Alamazsa ne olacak bu iş?

 

Mürebbidir o, orada kalır.

 

Dede yok, mürebbi var. Bu da çok tuhaf değil mi?

 

Tuhaf değil. “Hiç olmasa yolumuzu süreğimizi unutmayalım” diyorlar.

 

Unutturmayalım ama onların yetkileri arttırılamaz mı?

 

Ben onu organize etmeye kalktım ama kaldı. Ben diyorum ki, bunun babadan oğula geçmesine gerek yok. Şimdi icazet diye bir konu var dedelikte. Şu anda bir tane Yanyatır dedesi var, dede diyelim baba var. İzmir Karşıyaka’da. Doğançay Köyü’nde Hasan Ulu. Bütün Yanyatırlara gidiyor. Şimdi dedeliği o yapıyor, dikmedir, babadır. Haydar Coşkun’dan mürşitten, ölmeden önce icazet almış. Bana gösterdi pek sağlam bir icazet yok ama “çok iyi, yönet sen” dedim. Dikme babadır. Baba, dedeye yakın yetkisi olan bir kişi. Yeni bir organizasyon eğer memnun olacağım. Size bilgi veririm.

 

Mutlaka bekleriz.

 

Aklıma gelmişken bir Yanyatır dedesi daha var bu da Antalya’nın Kumluca kazasının Toptaş Köyü’nde Musa Gönül, o da dikme dede. Bu da Haydar Coşkun Dede’den icazet almış, dikme baba. Bu da dedelik yapıyor ama Hasan Ulu kadar geniş değil. Kim çağırırsa oraya gidiyor. Yanyatır’ın dedeleri bunlar artık dedelik yapıyorlar ve iyi bu.

 

Soydan gelmiyorlar ama dedelik yapıyorlar?

 

Şimdi ben ne yapacağım? Ben de bunların hepsinin telefonu var görüşürüm Musa Gönül’e gittim. Hasan Ulu, Musa Gönül’den biraz daha genç. Musa Gönül daha yaşlı ama sazıyla sözüyle dört başı mamur dede daha eski. Dedim ki “seni mürşit yapalım, Hasan Ulu senin deden olsun. İster sen, ister Hasan Ulu icazet verin, yeni dedeler tayin edin.”

 

Ama bu Hacı Bektaş’taki uygulamaya benziyor?

 

Benzerse benzesin. Ne yapalım yok. Mesela dedim ki Hamza Tanal’ı, Musa Gönül veya Hasan Ulu dikme baba yapabilir.

 

Ocak sistemi tam iflas etmiş değil. Kimi görsen “Halil Dede’nin torunuyum” diyor. Gidiyor oraya bağlıyor. Olsa ne olacak olmasa ne olacak? Halil Dede’nin torununun bugün bir kafası varsa önemli.

 

Sizinle beraber yapalım bu işi?

 

Yapalım. Toplayalım bu adamları. Sen beni bul, ben rahatsızım, sağlığım da iyi değil, kalp çarpıntım var. Sağlığım yerinde olmasa da senin gücünle yaparız bu işi. Hatta Hacı Emirli’leri de böyle örgütleyebiliriz.

 

Yeryüzü insanlığından ayıptır, ulusal zenginliklerimizi kendi kendimize yok ediyoruz. Bu insanlar hepten gidecek. Ben bu inancın, bu kültürün yaşaması gerektiğine inanıyorum. Bundan sonra ne olacak? Ona bakmak gerekiyor.

 

Eylülde gel seni mürebbilere götüreyim. Hasan Ulu mürebbi tayin etmiş ve adamlar öyle düşünür olmuşlar ki hayret edersin. Ne güzel sazandarlarıyla her şeyiyle çok nefis. Kültür aynı yaşıyor.

 

Tahtacılardaki erkanlar nasıldı? Aleviler’den farkı neydi?

 

Cem Dergisi’nde ben bunu en ufak ayrıntısına kadar yazdım. Şunu söyleyeyim musahiplik bizde Aleviliğin özüdür. İnsanları birbirine bağlayan en güçlü faktörlerden birisidir.

 

Hemen hemen bütün Tahtacı köylerini gezip gördünüz.

 

Evet hepsini gördüm.

 

Hala yaşıyor bu kültür, Hak / Muhammet / Ali aşkı yaşıyor?

 

Aynen yaşıyor Kültürümüz kaybolma ile durulma arasında bir yerde. Musa Eroğlu’nun köyüne gittim. Orada bir eve oturduk, iyi muhabbet ettik. Çıkarken biri benim koluma girdi. Kenara çekti dedi ki “hocam bize dede gönder, biz bir şey istemiyoruz”. Yani bir dede gitse ortam hazır, o nesil duruyor daha. Ama bu şekilde giderse kimse dedeyi köye sokmaz. Nesil varken yapılsın.

 

Yapılmalı bu büyük bir sevaptır.

 

Benim bir de şair tarafım var. Yıllardır yazarım. Geçen sene Abdal Musa şenlikleri için bir şiir yarışması düzenlendi. Sonra yarışmada “çıkıp kendiniz okuyun” dediler. Okuduk. Elimize birer kağıt verdiler. “İyi yazmışsınız” dediler.

 

Bize bir de şiir okuyacaktınız?

 

Araya araya yanına geldim

Uzat kollarını Şah Abdal Musa

Kutsal eşiğine yüzümü sürdüm

Uzat kollarını Şah Abdal Musa

 

Güllerin bahçende açtı mı gene?

Etrafa kokular saçtı mı gene?

Münafık korkudan kaçtı mı gene?

Uzat kollarını Şah Abdal Musa

 

Durdağı yanında görünüp durur

Budala Sultansa barınıp durur

Niyaz edenlerin canları sürünüp durur

Uzat kollarını Şah Abdal Musa

 

Yetişti talipler güldü yüzümüz

Oniki İmamlar’a bağlı özümüz

Bektaşi Veli’ye var niyazımız

Uzat kollarını Şah Abdal Musa

 

Veli Asan gene kaynadı coştu

Ehlibeyt aşkına dağları aştı

Güruh-u Naciler sana ulaştı

Uzat kollarını Şah Abdal Musa

 

****

Ben pirimi gördüm gene düşümde

Kurulmuş postuna oturup durur

Zülfikar asılı kanlı döşünde

Düşmana silleyi savurup durur

 

Abdal Musa derler pirin adına

Doyum olmaz sözlerinin tadına

Mihraca çıkmış da göğün katına

Cebrail’den selam bağırır durur

 

Bir eli göktedir bir eli yerde

Sarar yaraları gördüğü yerde

Bir de aşıklık oldu mu serde

Seni muhabbete çağırır durur

 

Kafi Baba onun çağlayan sesi

Baltası gedik ile ol Kızıldeli

Pirlerin şahı Bektaşi Veli

Geliyorlar tanyeri ağarıp durur

 

Yollar Abdal Musa Atatürk ise

Ali’miz bakıyor göklerden bize

Veli Asan işte başladı söze

Dostları şenliğe çağırıp durur

 

Bende bir de Tahtacı fıkraları var, 150 sayfayı geçti ve hiçbir yerde yayınlanmamış, bu toplumun ürettiği fıkralar. Bayılırsın. O kadar güzel ki. Sana en son derlediğim fıkrayı söyleyeyim. Bu Serik’te Tahtacılar var ya orada Ali Rıza Arı diye birisi var, üniversite mezunu. Devlet Hastanesinde sosyal hizmet uzmanı olarak görevli. Geçen hafta yazdım. Gelen yönetimler azıcık Ali Rıza’ya değer vermezler. Bazen verirler falan, bir ara kapının yanına bir masa koydular, adını yazdılar “Sosyal işleri uzmanı” diye. Kapıdan giren onu danışman sanıyor. Üzeri de beyaz giyimli falan. Adam bıkmış usanmış. En son biri gelmiş “merhaba” “merhaba” demiş. “ben hastayı ziyaret edecektim”. “Et” demiş. Biraz durmuş, “Peki dördüncü kat nerede demiş?” “Üçüncü katın üstünde” demiş. Biraz daha durmuş “Üçüncü kat nerede?” demiş, “Dördüncü katın altında” demiş. Ondan sonra biraz daha durmuş, “Ben köyden geldim” demiş “E iyi etmişsin” demiş, demiş “Peki neyle çıkacağız oraya?” “Merdivenle çıkarsın” demiş, “Nasıl ineriz?” “Merdivenle inersin” en sonunda adam demiş ki “Bana göstersene” iyice bir sinirlenmiş tutmuş kolundan “kardeşim ben danışman değilim hangi cehenneme gidersen git” demiş kolundan bir itmiş bir de “Bu merdivenden gideceksin” demiş. Bunun gibi böyle çok güzel fıkralar var.

 

Çok teşekkür ederiz bizi aydınlattınız. Yılların birikimini anlattınız bizlere. İnşallah kitaplara da yansır bunlar.

 

Bir şiirimi okuyayım:

 

SAATİM

 

Tam otuz beş yıl dile kolay

Birlikteliğimiz aralıksız sürdü

Acı, tatlı, sevinçli, mutlu, mutsuz günlerimiz

Gerçek tanığı sendin

Tamir olmadın değil,

Tıpkı benim gibi

Her seferinde yeniden hayata döndün

Bazen sağ bazen sol kolumda duydum sesini

Ne günler geçirdik

Anımsar mısın?

Bir gün kaybettim seni

Günlerce birbirimizi aradık

Yastığımın altındaymışsın meğer

Nasıl sevindik

Nasıl yakışıverdin koluma

Benimle koştun, benimle yürüdün, benimle yattın

Ama yorulmadın

Son nefesini verinceye dek

Yaşlanmıştık birlikte

Ya yolun sonu ya yolun başı olacaktı senin için

Birden sesin kesildi

Kolumda bir süstün artık

Çıkarmaya kıyamadım

Üç gün taşıdım ölünü sağ bileğimde

Uzun uzun yaşam, bir saatçinin elinde noktalandı

Yeni bir saat yeni bir iz yaşamak demekti.

Seni kıyamadım atmaya

Masamın çekmecesine kilitledim

Sesin çıkmıyor zembereksizdin

Tıpkı beyni yok olmuş bir fani gibiydin

Rahat uyu sevgili saatim

Artık çalışma bitti

Dinlenme zamanı

Çok değil bir müddet sonra

Aynı dinlenmeye ben de çekileceğim

Ama çekmece değil benim yerim toprak olacak

Oradan geldim oraya döneceğim.

 

Çok güzel. İnşallah basılı görürüz, çok teşekkür ediyoruz. Son olarak çok güzel bir kitabınız var. Tahtacı ozanlarıyla ilgili. Gerek ebediyete intikal etmiş, gerekse yaşayanlarla ilgili bir çalışmanız oldu. Bu çalışmanızdan amacınız neydi? Sonuç olarak ne gördünüz o çalışmadan? O gelenek sürüyor mu? En genel olarak hangi temaları işlemiş Tahtacı ozanları?

 

Siz bu konuda uzmansınız bunu biliyorum. Sanıyorum aynı işte birleşeceğiz. Bu ozanlar, eskiden yaşamış ve ölmüşler dahil, bugünkülerden geleceğe mesajlar bırakıyorlar.

Bunu alıyorum. Şimdi Yanyatır diye bir ozan var, ondan bir şiir:

 

Bugün ben bir şehre vardım

Olacak var olmayacak var

Aklım yetmez ötesine

Görecek var görmeyecek var

 

Batmanlar ağır olmalı

İnsanda uğur olmalı

Biraz da sağır olmalı

Duyacak var duymayacak var

 

Yanyatır hızırım deme

Müminler kalmasın gama

Diline geleni deme

Diyecek var demeyecek var

 

Şimdi şu mesajın güzelliğine bak. Diyor ki “olur amacıyla konuşma, bazı yerde sağır olacaksın, illa duyman şart değil” diyor “içinde kalsın” diyor. Yani bu kadar söylenebilir mi? Bir tanesi var ilk başta söylediğim, o da 200 sene önce yaşamış. Ben bu ozanları öyle inceledim ki torunlarına soruyorum “dedenizin mezarı nerede?” diye bilmiyorlardı. Onlara ben öğrettim.

 

Tahtacı ozanlarıyla ilgili olan çalışmanız bir başka güzel. Ama o da bir başka söyleşi konusu. Size sonsuz teşekkürler, tekrar söyleşmek dileğiyle.

 

 

 

Söyleşi: Ayhan Aydın, 3 Haziran 1999, Antalya

 

Folklor / Edebiyat Dergisi, 2001/4, Sayı 28, Sayfa: 191- 202

 

Bir Cevap Yazın