Son Dönemin Büyük Ozanı: HÜSEYİN ÇIRAKMAN’ı Saygıyla Anıyoruz…

602922_10200745254615068_101030247_n

 Hüseyin Çırakman… (1930 Çorum – 2013 Ankara)

 Hüseyin Çırakman’ı kaybettik.

Bugün bize hoş geldiniz erenler’in yazarını, halkın sevdalarını, davalarını ve dertlerini şiirlerinde ustaca dile getiren bir büyük ustayı kaybettik.

Hüseyin Çırakman Çorum’dan çıkıp ülkenin başkentinde bir gecekonduda sürdürdüğü ve nihayetlendirdiği yaşam serüveni boyunca her zaman doğrunun yanında yer almıştır.

Hayat boyu büyük ekonomik sıkıntılar çekse de sofrasını herkese açan Hüseyin Çırakman, zalimin karşısında bükülmeden dimdik ayakta durabilmeyi başarmış, Anadolu halkının, gecekondu çilesini çeken, bir kenara itilmiş Türk halkının, kavga ve sevgi destanlarını yazmıştır.

Türk Halk Edebiyatı içerisinde önemli bir yeri olan Halk Ozanlığı geleneğinin günümüzde yaşayan en önemli temsilcilerinden birisi olan Hüseyin Çırakman, yazdığı akıcı şiirlerle hayattayken belli bir üne kavuşan, özellikle Alevi Bektaşi inanç ve felsefesinin derinliklerinde olan değerleri, yaşam bütünlüğünü, şiirlerinde çok büyük ustalıkla işleyen, bu manada Kemal Özcan (Derviş Kemal) gibi belki de yaşayan son bir kaç temsilciden birisiydi.

Tanrı yaratan toprak Anadolu’dan, Çorum’dan, yani Hititlerin yurdundan gelen ozan Alevi inancını özüyle kavrayan ve yaşayan bir inanç önderiydi aynı zamanda.

Çok uzun yıllar bir geleneğin temsilcisi olarak sadece yazdığı şiirlerle değil, düşünceleriyle, eylemleriyle, halkın çekmiş olduğu derin ekonomik sorunları bizzat kendisi de yaşayan birisi olarak, bunları durmadan haykıran  ama Yunus’un dünyasında hak ve adalet arayan bir bilge kişi olan Çırakman; Anadolu Eren ve Evliyalarının içinde gezinirken Pir Sultan Abdal’ın kendisinin rehberi olduğunu söylemiştir.

Türk yurdundan, Anadolu toprağından, hele de ufukların ötesinde kimliğiyle her zaman yanındaki güven kaynağı olan Büyük önder Mustafa Kemal Atatük’ten sonra, bir canın partisinin başına gelmesine sevinmiş, onu tüm ömrünce ailesiyle mütevazi bir hayat sürdüğü gecekondu da ağırlarken Kılıçtaroğlu’na sevgisini ve umudunu dile getirmişti.

Uzun yıllardan beri yaşadığı Mamak’taki gecekonduda; 28 Şubat’ta Hakk’a yürüyen Hüseyin Çırakman’ın naşı, vasiyeti üzerine; Sungurlu yolu üzerindeki Akpınar Köyü’ndeki Arifağa Türbesi’nin yanına 1 Mart’ta dostlarınca defnedilmiştir.

Anadolu’da halkının içinden çıkıp, halkı için mücadele edip, sazını çalmış tüm ozanlar gibi Hüseyin ÇIRAKMAN’ın;

Halkı için düşünen, üreten, soran, sorgulayan beyninden çıkan ışıklar sonsuza kadar bizim önümüzü aydınlatacaktır.

O pirlerin, mürşitlerin, Anadolu eren ve evliyalarının yanındaki yerini alırken, bize bırakmış olduğu mirasa sahip çıkacak yeni ozanların arayışındaydı.

Halkın olduğu her yerde ozanlar her zaman var olacaktır.

Düşünceleri ülkemizde Atatürk’ün Devrimci mücadelesinde ve ülküsünde sonsuza kadar yaşayacaktır.

Yolu yolumuz,

Davası davamız,

Işığı her zaman meşalemiz olacaktır.

Ruhu Şad olsun.

 

Ayhan AYDIN

 

Hüseyin Çırakman aşağıda on beş yıl önce kendisiyle yaptığım ve ilk kez burada yayınlanan uzun soluklu bir söyleşide belki de yaşamını ilk kez detaylı bir şekilde halkına açmıştı.

Bu söyleşinin; sadece Hüseyin Çırakman’ın hayat öyküsünü anlatmadığını, bir halk adamının nasıl derinlikli bir şekilde ozanlar, tasavvuf, Alevilik konularında bilgi sahibi olduğunu gösteren örnek bir metin olmasıyla anılmasını umut ediyorum.

Muhabbetle.

 Arzu ederdiniz bir yol görmeye
Bugün bize hoş geldiniz erenler
Muhabbet bağından güller dermeye
Bugün bize hoş geldiniz erenler

 

Tarihler boyunca bir milletiz biz
İlimce dünyayı vermiş idik hız
Büyük bir babanın torunlarıyız
Bugün bize hoş geldiniz erenler

 

İyi insan olmak her şeyin başı
Kardeş biliyoruz her vatandaşı
Anmak için bugün Hacı Bektaşı
Bugün bize hoş geldiniz erenler

 

Hisse alın Çırakman’ın sözünden
Zerre kaçmaz ariflerin gözünden
Kemal Atatürk’ün aydın izinden
Bugün bize hoş geldiniz erenler

 

Merhaba Ayhan Bey, dost hoş geldiniz.

 

Hoşbulduk. Hayli uzun bir zaman oldu yüz yüze görüşmeyeli. Yani İstanbul yarimiz, İstanbul sevdiğimiz memleket, güzellikler diyarı… Okulumuz oradaydı, ilk hayat tecrübelerimiz orada oldu, işimiz de orada oldu…

 

Aşınız da orada oldu.

 

Aşımız da orada oldu. Yani o yüzden bir yıl oldu, geçen sene askerlik dönüşü görüşmüştük, bir daha da kısmet olmamıştı. Çok şükür bugünlere gene görüştük.

 

Bugün şunu anlatayım iş konusunda, işsizlik konusunda; vaktiyle Nuh Peygamber’in zamanında tufan oluyormuş. Herkes gemiye binmeye başlamış; buldukları yere, büyüklü küçüklü, irili ufaklı, ezilir ölür demeden, durumlarına bakmadan onları doldurmuşlar. Şimdi ben durumumuzu ona benzetiyorum; biz de rıhtımdan ayrılmış bir gemi gibi yolcularıyla birlikte, Tıtanik gibi, batmak üzereyken, herkes bir cam simidine yapışmak için kavga yapıyor, batmamak için. Türkiye’de işsizliğin dramı bu; bir cam simidi bulayım da boğazıma bakayım, kendimi gemiden atayım ama boğulmayayım, ölmeyeyim düşüncesi var. İşsizlik böyle, haksızlık böyle, vurgun böyle, talan böyle, soygun böyle.

Yukarıdaki halkı idare eden kişiler çevresini zengin ediyorlar bu hususta yeni yazdığım bir şiir var onu anlatayım:

 

YUKARDAKİLER

 

Hal vurup, harman savuran,

Deliler hep yukarıda

Şu halkı kasıp kavuran

Deliler hep yukarıda

 

Koltuklar dana derisi

Hem ufağı, hem irisi

Acaba nerde gerisi,

Deliler hep yukarıda

 

Kendi bildiğine giden

Kirli bir siyaseti güden

Çevresini zengin eden

Deliler hep yukarıda

 

Çalışıp da yorulmayan

Arsız olup, kırılmayan,

Hesaplar sorulmayan,

Deliller hep yukarıda

 

Çırakman’ım yeter kalan

Halkın ekmeğini çalan

Ruh sağlığı bozuk olan

Deliler hep yukarıda

 

Deliler yukarıda olunca yasalar yürümez. Halk yararına kanunlar çıkmaz, “meclis toplanmadı bugün, görüşme genel kurulda yapılamadı’’. Eee memur işe gelmeyince yevmiyesini kesiyorsun, ceza veriyorsun ona da versene. Öyle değil mi? Halk bekliyor ki bizim yararımıza kanun çıkacak. Bir şey yapamıyorlar; meclise milletvekili gelmemiş bugün toplantı yapamıyoruz, diyorlar. Babam halka verdiğin cezayı onlara da versene. Keşke  bu halk uyansa güzel yasalar yapsa, güzel bir düzen kursa, vırvırdan, talandan, soygundan, insan haklarına saygılı demokratik birbirini seven bir düzen kurulsa da bir gün olur desek. Ben bunu özlüyorum bunu istiyorum.

 

Yıllar boyu bunun özlemiyle şiirler yazdınız?

 

Gayet tabii.

 

Mücadele verdiniz, o mücadelenin sahibi Hüseyin Çırakman’ımız kaç yaşındadır?

 

1930 doğumluyum.

 

İnşallah daha nice yıllarda görmek istiyoruz sizleri.

 

O şöyle oluyor; bundan sonra ki benimkine sürünme denir. Teşekkür ederim iyi niyetinize. Gerçekten de yavan ekmekle, duru suyla, soğanla yaşanır mı Ayhan Bey? Gerçekten de yaşanmaz ya. Bugün için imam hatip talebesi bir adam hem devlet memuru oluyor, hem de laik cumhuriyetin kaldırılması için şeriat çalışmaları yapılıyor.

Biz halk ozanı olarak halk için, memleket için, dürüstlük için, doğruluk için, laiklik cumhuriyet için, Atatürk devrim ve ilkelerine bağlı saygınlığımız var. Hiç oralı olmuyorlar. Kelaynak kuşlarına ilgi gösteriyorlar, kaplumbağaları koruyorlar, bizi, biz halk ozanlarını korumuyorlar. Bıktım ben ya gerçekten bıktım.

Ama diyeceğim şu ki Aleviler adına kurum kuruluşlar var onlar da bize sahip çıkmıyor. Şuna inanıyorum ben Alevi toplumu olsun, Sünni toplumu olsun, ben şimdiye kadar bu cümleleri hiç kullanmadım yeri geldi onun için söylüyorum: Halkın inançlarını, inandığı şeyleri paravan yapıp bazıları arkasından vurgun yapıyorlar. Bu insanlığa sığar mı? Bu dürüstlüğe sığar mı? Bu yakışır mı memlekete? İnanan inandığı gibi yaşasın zararı yok ama bunun arkasına gizlenip de vurgun vurmak, marifet gösterip fili yutmak, halkı aldatmak doğru değil. Bir sürü vakıflar var, bir sürü dernekler var, her gün gazeteler yazıyor. Neye çalışıyorlar, ne yapıyor bu dernekler? Devletten her gün harıl harıl para alanlar var, ne hesap soruluyor, ne bir şey ediliyor. Allah korusun gizli bir işgali var şeriatın. Türkiye’de gizli bir işgalini görüyorum ben. Bir gün halifeliği ilan ederlerse her şey tamam olur yani.

 

Siz yıllardan beri bu geleneği sürdüren önemli bir temsilci olmanızın yanında duyarlılığınız öyle ki kendi kurumunuz olan ozanlık kurumunun da dernekleşen, vakıflaşan yanını da çok iyi izleyen, gözlemleyen canlı bir tarihisizin, tanığısınız.

Bu konuda en objektif olarak sizi görüyoruz; çünkü diğer halk ozanlarımız da tabi ki objektif değerlendirmelerde bulunabilirler. Siz görev alsanız da almasanız da aynı objektiflikle eleştiren bir insan olduğunuz için başından beri bu dernekleşme çabalarını bir özetler misiniz? Yani ozan dernekleri var, vakıfları var. Peki bunlar ne zamanlardan beri var? Siz kaç yılından beri hatırlıyorsunuz? Kimler vardı bu derneklerin başında kimler oldu? Ne yaptılar, ne yapamadılar? Yani hedefleri neydi?

 

1964’de gene Ozanlar Derneği, diye bir  dernek kuruldu. Bu derneğin genel başkanlığını Cemal Özbey aldı. Malatya’lı bir avukat. Biz onun yanında kurucuyduk. Bir sene, bir buçuk sene kadar bu dernek yürüdü. O dönemde de Hacı Bektaş Dernekleri yeni kuruluyordu. Ve bu arada dernek yönetilemedi, kapatıldı. 1974’de ben ev ev dolaşarak ozan arkadaşlardan nüfus kağıdı örneği, ikametgah belgesi alarak 10-12 kişiden belge alarak, tüzük te hazırlatarak derneği kurdum, Halk Ozanları Kültür Derneği’ni, kurdum. Kurucuları hep ozan arkadaşlardı. 2 sene ben derneğin başkanlığını yaptım.

 

Neler yaptınız o iki sene içerisinde?

 

Anlatayım; o zaman bir tek TRT vardı, televizyon yeni açılmıştı. Ben oraya liste götürüyordum. Halk ozanlarına program alıyordum televizyonda, radyoda. Konserlere gidiyorduk toplu halde 8-10 kişiyle, afiş bastırıyorduk. Ve efendime söyleyeyim ilk, orta ve lise  dengi okullarda halk edebiyatından örnekler veriyorduk. Bunları yaptırıyordum, sırayla hepsini gönderiyordum, 2 sene böyle başkanlığını yaptım ben.

Çağdaş bir yapıyı hedefledim bu dernekte. Çağdaş bir kafa, çağdaş bir bilinç düşünerek şiir yazma motiflerini hissettiğim arkadaşlarla bu işi sürdürdüm. Kıstas olarak alın yazısını, kaderi şiirlerde işlememelerini istedim. Deyişlerini kadercilikten arındırarak toplumsallığa doğru yönlendirmek istedim. Emeğin kutsal olduğunu, alın terinin kutsal olduğunu, insanların çalışmasının güzel ibadetin en iyisi olduğunu anlattım arkadaşları onları öyle yönlendirdim. Derneği böyle yönettim. Derken baktım kimse almıyor, anlamıyor benim yapmak istediklerimi. Herkes bildiği gibi gidiyor, af edersin köyde bir deyim var halk arasında: ‘’dana buzağı yarışı”. Dana buzağı ile yarışsın ben öküz olarak çekeyim gideyim buradan, deyip ayrıldım.

 

Kim geçti başkanlığına?

 

Gene bizde üye olan Müslüm Dalkılıç 1968,1969’de başkanlığa geçti. Müslüm’den sonra Arabi Demir aldı. Ondan  sonra başkalarına da geçti. O zaman bu Mutaza (Yalçın) dernekte üye. Murtaza 3-4 sene sonra başkan oluyor. Bizim tüzükte şöyle bir şey var; Halk ozanı geleneğine uygun olarak şiir yazamayan, halk ozanı olmayan derneğe üye olamaz, diye bir hüküm vardı. Çünkü her dernekte olduğu gibi uyum içinde çalışabilecek aynı işlerle uğraşan kişiler aynı çatı altında toplanır. Ankara’da olan 50-60 tane halk ozanı bu çatının altındaydı. Ama sonra tüzüğü değiştirdiler. Ne getirdiler biliyor musunuz? Halk ozanlığına gönül verenler de derneğe üye olabilir, dediler. Peki avukatlığa gönül verenler avukat bürosuna üye olabilir mi? Amalar derneğine gözünü kırpan adam üye olabilir mi? Olamaz. Kuaförler derneğine evde çocuğunun saçını kesen adam üye olabilir mi? Olamaz. Öyleyse halk ozanı olmayan halk ozanı derneğine üye olamaz. Saptırdılar yani, bir sürü insan derneğe üye oldu. Ozanın 10 misli üye oldu şimdi. Halk Ozanı Kültür Derneği yaşıyor ama, içinde halk ozanları yok. Halk ozanları yok çünkü yönetime gelemezler, imkanı yok. O halk ozanlığına gönül verenler ozanların 3-4 misli, üye olmuş.

Bugün kimse de bir gazeteci, bir araştırmacı kimse gidip demiyor ki ‘burası Halk Ozanları Kültür Derneği’ mi? ‘Evet’. ‘Siz ozan mısınız?’ ‘Yok.’ ‘Nasıl üye oluyorsunuz siz?’ demiyor kimse, diyemiyor. Yanlış tüzük, yanlış uygulama. Orada ozan hiçbir zaman yönetime gelmiyor, hiçbir gerçek ozan da üye olmuyor. Şimdi dernek Halk Ozanlığına Gönül Verenlerin Kültür Derneği, adı Halk Ozanları Kültür Derneği olarak devam ediyor. Biz bir meyve diktik şimdi çapulcular yiyor meyvesini. Devletten yardımlar alıyor, fonlar alıyor falan benimle en ufak bir işleri yok. Telefon edip halin nedir? diye sormazlar bile.

 

Peki sizin döneminizde somut olarak ne gibi girişimleriniz oldu?

 

Benim günümde, üyemiz olan halk ozanlarının şiirlerini gazetede yayınladım. Yeni Gün gazetesinde. 3 gün arayla çıkıyordu.

 

Ne kadar yayınlandı gazetede?

 

2 yıl boyunca. Gazete her gün çıkıyordu. Ondan sonra onu topladım Çağdaş Halk Ozanları diye bir kitap yayınladım. Dernek olarak dediğim gibi bunu yapabildik. Üye aidatıyla kirayı ancak ödüyorduk, hala bugün de öyle.

 

Peki bugün vakıf oldu, Ozanlar Vakfı var?

 

O ayrı.

 

İkisinin farkı nedir?

 

Şimdi benim kurduğum, içinde yer aldığım dernek devam ediyor, Halk Ozanları Kültür Derneği, OZANDER şimdiki adı. Onlar bir vakıf kurdular, Ozan Vakfı, kurucuları içinde hiç ozan yok. Vakfı başkanı Murtaza Yalçın. (1999’da vefat etti) Şimdi bu Halk Ozanları Derneği’nin başkanı, OZANDER’in başkanı Süleyman Özkan.

 

Ali  Dinçer de  Emlek Ozanlar Derneği Başkanı?

 

O ayrı, köy derneği, halk ozanları derneği. Bir de Halk Aşıkları Kooparetifi, kısaltılmış adı: HAŞKOP, var.

 

Kimler var orada?

 

Yersi yurtsuzlar, belediyeye sığındılar. Belediye onlara yer veriyor, Mamak Belediyesi. Üyelerin aidatıyla geçiniyorlar. Bir şey de yaptıkları yok adları var işte. Yani  cansız, cılız bu dernekler, bunaldıkça gidip konser yapıyorlar, 3-5 kuruş alıyorlar. İşte bu HAŞKOP, OZANDER, Hacı Bektaş’da ki organizasyonun içinde yeri var.

Benim esas üzüldüğüm anlatmak istediğim şu; 1964’de ilk Hacı Bektaş Gecesi yapıldı. Yenişehir’de bir sinema vardı. Orada ‘Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenleri’’ halk ayakta alkışladı.

 

Ben orada:

 

İyi insan olmak her şeyin başı

Kardeş biliyoruz her vatandaşı

Anmak için Hacı Bektaşı

Bugün  bize hoş geldiniz erenler

 

Deyişimi söyledim.

 

Türk olup Türklüğü yayan

Hacı Bektaş Hacı Bektaş

Cehalete karşı koyan

Hacı Bektaş Hacı Bektaş…

 

Hacı Bektaş‘a böyle  bir deyişim var.

 

Ondan sonra:

 

On altı Ağustos açıldı dergah

Baştan başa nur oldu bugün

Yaratan Tanrı’nın hikmetine bak

Herkes birbirine yar oldu bugün

 

Böyle orayı değerlendiren deyişlerim var ki kaset oldu, plak oldu, çalındı halk dinledi kendim çaldım okudum. Buna rağmen beni programa almadıkları gibi Barış ve Dostluk ödülünü götürüp bir siyasiye veriyorlar. Siyaseti Hacı Bektaşi Veli Dergahı’nın taşına da bulaştırdılar, ayıp oldu işte. Bu kadar olur mu kardeşim ya? Benim gibi hizmet eden bir Kul Hasan var, bir Mahsuni var, efendime söyleyeyim bir Emini (Düştü) var, bir Hüdayi var. Hacı Bektaş Ödülü alacak ozanlardır aslında.

 

Bizim kültürümüzün temel taşlarından birisiniz yani sadece halk ozan olarak değil…

 

Çok güzel bir yorumda bulundunuz Ayhan Bey. Biz kültürümüzün temel taşıyız ama bizim adamlar balyozla bizi kırıp dağıtıyor, parçalıyor. Gerçekten helik taşı yapacaklar bizi. Duvar taşı olmazsanız helik taşı olun, diyorlar. Biliyorsunuz ufak helik taşı yaparlar ya, köşeye konmaz o (duvara, evin duvarı gibi). Öyle yapmaya çalışıyorlar bizi.

 

Şimdi bu bilinçle biz zaten çırpınıyoruz, söylüyoruz, biz kurumları da sizlerden destek alarak açıkçası eleştiriyoruz, içinde bulunsak bile kurumların. Çünkü bizim düşüncelerimiz hayatımıza yön veriyor. Gerçekleri gören eleştirimizin dozu ayarlanamaz, çünkü onurun dozu ayarlanamaz. Biz de nerede bulunduysak bulunalım; Radyo Mozaik’te olsun, Nefes’te olsun, Cem Vakfı’nda olsun aynı şekilde bunları  sürdürüyoruz. Sürdürmeye de zaten devam edeceğiz. Yani ilden ile sürülmüş ozanlar olsun, biz de ilden ile, iş yerinden bir başka iş yerine sürülürüz. Bu bizim kaderimiz olabilir ama biz eleştirmekten kaçınmayacağız.

 

Haberin ötesinde her gittiğiniz yerin içine vakıf oluyorsunuz bu daha iyi, iç bünyesine vakıf oluyorsunuz. Dışarıdan görüyor birileri, siz içten daha iyi görüyorsunuz eksikleri, hataları.

 

Bu çileli yolun yolcusu, ömrünü mücadeleyle geçiren sevgili Hüseyin Çırakman; hayat hikayeninizi ayrıntılarıyla anlatır mısınız? Yani doğumunuz, köyünüz, ananız, babanız neyse çırılçıplak alabilir miyiz sizden?

 

Teşekkür ederim. Ben 1930 yılında Çorum ilinin Sungurlu İlçesinin Körkü Köyü’nde doğmuşum. İşte benim babam çiftçi idi, rençber idi, bir çift öküze yetecek arazimiz vardı. İşte çift sürerdik, tarlada taş ayıklardık. Ona azık götürürdük, ekmek götürürdük, öküzleri güderdik, otlatırdık. Çocukluğum benim böyle geçti. Babam usta aşık deyişlerini güzel okurdu. Sesi güzeldi. Cemlerde, tarikatlarda, düğünlerde, törenlerde köyde aranan birisiydi. Sesi çok güzeldi. Benim içimden bir his, o aşık geleneğini öğrenme aşkı doğdu. Babam gibi, diğerleri gibi benim de çalıp okumam, ondan sonra saz öğrenmem, halkın içinde yer almam gerek düşüncesi, özüme yerleşti taa çocukken.

 

Kaç yaşlarındaydınız o vakit?

 

7-8 yaşlarındaydım. Çünkü köyde 7-8 yaşlarında olan okula gidiyor. Köyde okul yok. Ben ne yapacağım? Ben de bu yöne yöneldim. Ve bir yandan babamın deyişlerini öğreniyorum. Babam akşam çalıyor ben onu teybe alıyorum, öküz güderken onu çalıyorum, söylüyorum. Kaset yoktu, radyo yoktu, hiçbir şey yoktu. Kuşların sesini, yöresel türküyü, deyişi falan dinliyorduk. Derken hem buna başladım, ben hem de köyümüzde Abidin Caferi Çavram soyundan olduğunu söyleyen dedelerden kitap falan çok okumuş bir adam vardı. Dede 8-10 tane adam, çocuk okutuyordu köyde. Ben babama söyledim ben de gidip okuyayım mı, dedim. Ama bir defter dahi alamadık, bulamadık. 32 harfi kalemle yazmaya başladım. Öyle öğrenmeye başladım derken 2 sene de buna çalıştım; hem deyiş türkü öğrenmeye, hem okuma yazma öğrenemeye çalıştım. Ondan sonra elime geçen küllükte bulduğum çamurlu kağıtları üfler okurdum, kitap yok. Sonra Abidin Cafer’in kitaplarını aldım, evime getirdim, okudum. Akranlarım oynarken ben kitap okurdum. Bu sefer bir eksiğim kaldığını hissettim: Saz. Köyümüzde Nesimi Caferi vardı, Abidin Abi’nin akrabalarından, onların bir odası vardı, saz odada açık dururdu, kapı açıktı, el oynarken ben ekmeğimi yer gider saz çalmaya çalışırdım. Bana 3 makam öğretti. Böyle kucağına oturdum, mızrabı verdi elime, şu pereyi basacaksın, şöyle diye 3 makam öğretti. Ben akşam oldu muydu, uyuduktan sonra bir güzel saz çalardım. Ama bu sefer uyandıktan sonra derdim ki ‘ah şöyle bir saz çalsam’ aşağı yukarı her gün saz rüyama girerdi. Karacaoğlan’ın tam tersi, onun kızlar yer almış, benim sazlar yer aldı. Şimdi gerçekten de hem okuma yazma hem deyiş örenip çalma, hem saz üçünü de çalıştım. Babam kazamız olan Songurlu’ya beni okula göndermedi. “Sen bize lazımsın’ diye göndermedi. Nerede kalacaksın, kimin yanında kalacaksın? dedi. Ben her türlü cefaya, sıkıntıya katlanırdım okumak için, öyle seviyorumdum ama olmadı.  Dışarıdan imtihana girdim işte ilkokul diploması aldım ama daha sonra halk üniversitesini bitirdim.

 

O üniversitenin de en önemli temsilcilerinden birisi oldunuz.

 

Sağ olun.

 

Biraz daha bahsedelim aileden. Anneniz babanız nasıl insanlardı?

 

Halk tarafından sevilen sayılan kendi halinde insanlardı.

 

Mesela hatırlıyor musunuz ninenizi?

 

Yok.

 

Anneniz masal falan anlatır mıydı, hikayeler gibi?

 

Hikaye falan bilmezdi. Onun eli marifetliydi; kıl çuval dokurlardı, kendir çuval dokurlardı, çul dokurlardı kendir ekerlerdi, kendir eğirir dokurlardı.

 

Kendirden başka neler ekilirdi sizin köyünüzde?

 

Buğday, arpa.

 

Meyve var mıydı?

 

Yok.

 

Ağaçlık mıydı köyünüz, nasıldı?

 

Orman yakın, ormanın eteğinde bir köy, 50-60 haneli bir köy.

 

Alevi miydi tümüyle?

 

Tabi tümüyle Alevi. Her kış cem yaparlardı.

 

Siz kaç yaşına kadar hatırlıyorsunuz cemleri?

 

Aşağı yukarı 25-30 yaşıma kadar.

 

1930’lu yıllardan 1960’lı yıllara kadar cem erkanı gördünüz?

 

Tabii.

 

Buralar çok mühim. Ozanlık geleneğinin dışında ben size bir kaç soru soracağım. Bunları faydaları da Çorum yöresi semah, cemleri nasıl oluyor?, sorusuna yanıt verecektir. Biraz cemlerden bahsedelim, cemler nasıl oluyordu Çorum’da,  sizin yörenizde?

 

Bizdeki cem musahiplidir. Müsahip olmayan giremez cemlere. Cemler erkanlıdır, görgüsü, sorgusu olur. Örneğin dede senede bir defa talipleri görgüden, sorgudan geçirir. Görgü sorguda halkı toplarlar ‘’ben‘’ derler, ‘’senelik yapmış olduğum yanlışlarımdan özür diliyorum, küsülüm varsa barışacağım, benden alacağı varsa ödeyeceğim, bende kimsenin hakkının kalmaması gerekir ki Hakk yoluna gideceğim‘’. Bizim orada tarikat sıkıdır yani tarikat dediğim, cem sıkıdır. Bu görgülerden sonra adam görgüye girmeden evvel karı boşamışsa, başkasıyla zina yapmışsa, haram yemişse, yola gelmeyecek şekilde düşkünse bu adamı yola almazlar, tarikata koymazlar, o kişi ceme giremez. Aleviliğin özünde arınmak vardır. Alevilikte ceme (tarikata) Mevlana tekkesine girer gibi girilmez; arınılır öyle girilir, temizlenir öyle girilir, yol kabule girilir. Bizde öyleydi. Şimdi bir örnek vereyim size; benim babam bizim köyde çoban olan Sünni Kürt birisinin karısını aldı. Benim babamı 7 sene ceme koymadılar, düşkün ettiler. Ağladım ben çocukken. İşte böyle sıkıydı. 7 sene sonra babamı görgüye aldılar, boğazına senek taktılar.

 

Senek nedir?

 

Su koydukları kap.

 

Ne kadar ağırlığı? 20 kilo, 25 kilo?

 

Oralarda.

 

Ne kadar kalacak?

 

Ayağının altına kızgın saç sürdüler ceza olarak bir daha yapma, diye.

 

Su ne kadar kalacak?

 

Aşık orada 12 dua söyleyene kadar.

 

Yani cemin içinde mi oldu bu olay?

 

Görgü ceminde.

 

Milletin gözünün önünde?

 

Tabi milletin gözünün önünde veriliyor ki bir daha kimse yapmasın.

 

Nasıl oldu peki? Oluş şekli nasıldı? Millet toplandı ve ceza uygulandı?

 

Uygulandı. Bir Sünni ile evlenmesi kadar basit değil, Sünni’nin karısını alması kötüydü. Sünni kızı alsaydı bu kadar olmazdı. Çünkü Sünni’nin kızını alsa onu sevmiş ona gelmiş anlamındaydı ama karısı olunca olmuyor.

 

Yedi yıl alınmadı?

 

Alınmadı. Bizi de almadılar çocuğuz daha.

 

Yani 7 yıl ceme giremediniz o zaman?

 

Hiç giremedik.

 

Daha sonradan girdiniz?

 

Ağladım diyorum ya ben çok.

 

Ceme giremediğiniz için?

 

Evet.

 

Diğer insanlar konuşmuyor muydu sizinle?

 

Konuşurlardı ama yüzeysel. O topluma giremezdi babam yani.

 

Yedi yıl sonra düşkünlük kalktı, dede mi karar verdi düşkünlüğü?

 

Tabi, tabi.

 

Babanız af mı diledi?

 

Gayet tabi, görüleceğim, yola gideceğim, yolumdan kalmak istemiyorum, tartın danışın bana cevap verin, dedi.

 

Başka ceza ne oldu? Başka bir şey verdi mi yani mal mülk, kurban kesti mi?

 

Kurban kesti tabi oraya giren halka kurban kesti, diyeceğim böyle tarikat yapardık.

 

Dedeleriniz nereden gelirdi?

 

Köyden.

 

Kendi köyünüz mü?

 

Bizim kendi köyümüzdendi Şah İbrahim Evlatlarından dedelerimiz.

 

Yani ocakzade dedelerin bulunduğu köydensiniz siz?

 

Evet, bizim köyde 15 hane dedeler vardı. Erdebil Tekkesi Horasan’dan Şah İbrahim’e bağlı. Hacı Bektaşi Veli ile ilgisi yok. Şah İbrahim Şah İsmail’in dedesi.

Yalnız bizim burada o civara Budaközü, derler. Budaközü çevresinde her hangi bir Alevi Köyüne gitsen tarikat, yol erkan böyle sıkıdır.

 

Sizin dedelerin gittiği köyler var mı?

 

Talip olan her yere giderlerdi. Yani Çubuk’a bile gelirlerdi.

 

Şimdi babanız saz  çalıyordu, deyişler söylüyordu?

 

Yok, babam saz çalmıyordu, sadece cemlerde deyişler okuyordu.

 

Yani cemde ne görevi görüyordu zakir değil?

 

Zakir.

 

Ama saz çalamıyor?

 

Gene zakir.

 

Başkası çalıyor sizin babanız söylüyor. Yani siz cemlere  katılıp duydunuz işittiniz?

 

Duydum değil ben de zakirlik yaptım. 8 yaşımdan 25 yaşıma kadar tarikattaydım, cemdeydim. Bizde cem göstermelik değildi, tüm hizmetler yapılıyordu.

 

Nasıl yapılıyordu?

 

12 hizmetin kendine has kuralları vardır, adamları vardır, herkes kendine düşen kuralları yapar. Bunlar zaten aydınlatılmış bazı Bektaşi kitaplarında açığa konmuş.

Zakir zakirlik yapar, gözcü gözcülük yapar, dede dedelik yapar, nakip lokma pişirir, efendim kapıcılar kapı bekler, sakka sakka suyu dağıtır, delilci delil yakar, herkesin kendine göre bir hizmeti var onun başındadır. Dede bunları görevlendirir, dualandırır, herkesin görevi tıkır tıkır işler. Gözcü: Karaca Ahmet cümle ile bizleri de şerrinden Allah saklasın, paklasın, Gözcü Karacaahmet’in kerameti hazır nazır ola, diye dua ederdi.

Delilciye der ki ‘Şahı Merdan hepimizin yardımcısı olsun’ der.

Ama aşığa geldi mi hem kurban üzerine hem de delil üzerine dua söyler.

‘Hata ettim Huda’ya yaktı delili, Muhammet Mustafa yaktı delili…” diye dua verilirdi.

Bu duvazımamı yani, ‘Hata ettim Huda sen kabul eyle Muhammet Mustafa sen kabul eyle’’… Şah Hatayi’nin bu duvazı imamı 70 çeşit söylenir “sen kabul eyle, sen yetiş, sen imdat eyle” gibi değişik değişik  cümleler kurarak söylenir. Diyeceğim ben o cemlerin hazını hiç bir zaman unutmadım. Hiç unutmam da.

 

Ne vardı o cemlerde?

 

O cemlerde bir sükut vardı,  bir dinlenme vardı, bir itikat vardı, bir saygı vardı, bir yola bağlılık vardı, bacı kardeş gözüyle bakma vardı, daha ne olsun? Hakk (Allah) orada olmasın hadi bakalım. Orada olmayan Hakk olur mu? Hz. Ali Efendimiz bir gün Kamber ile yola çıkmış ‘ya Kamber demiş şu köylere bir bakalım’ demiş. O da ‘Ya Sultanım demiş bugün şu köyde cem yapıyorlar’. ‘Ya Kamber git Hz. Ali Efendim geliyor, diye istihbarata çıksınlar’, diyor. Kamber gidiyor Hz. Ali Efendim geliyor, diyor cem boşalmış, yola çıkmışlar. Kamber gelmiş demiş ki ‘istihbarat çıktılar efendim sizi bekliyorlar’. ‘Kamber demiş o köyde işimiz yok’. İkinci bir köye gitmişler yine söylemiş aynı şeyi, o köyün halkı da gene yola çıkmışlar. ‘Orada da işimiz yok’ demiş Hz. Ali Efendimiz. Üçüncü köye gitmiş cemdekilere Kamber ‘Ali geliyor, diye, dedeye söyleyin, demiş. Dede demiş ki; ‘Ali’nin Kamberi olmasaydın seni cezalandırırdım’ demiş. Kamber demiş ki; “niye efendim ne hata ettim?’’ Dede de demiş ki; ‘’Bizim Ali’miz de burada, Allah’ımız da burada, Peygamberimiz de burada, dışarıdan peygamber bize lazım değil’’ demiş. Bizim orada da cem öyle idi işte.

 

Evet gerçek cem yani.

 

Bir gönüle bağlı hep; benlik, kin, kibir, kavga hiçbir şey yok, öyle cem yapılırdı. Sakin sakin, o dua söylenirken bacılar marifete, denildiğinde herkes ayağa kalkmak zorundaydı. Bacılar saygı göstermek zorunda, erkekler diz diz gelir, dizinin üstüne, duvazı imam söylenir, delil yanarken öyle olur. Efendime söyleyeyim, o bacılar izin vermeden oturulmaz. Edeple oturur, edeple kalkar. Kavga, nifak yok, gürültü yok. Gerçek cem o cemdi. Şimdi Sünnilerin cumaya dolduğu gibi bizim Aleviler de ceme doluyorlar. Karı boşayan da, hırsızı da, vurguncu da, talancı da, yalancı da ceme giriyor… Ayhan Bey böyle cem olmaz, cemin anlamı vardır, kuralları vardır, düzeni vardır. Alevi olmazsa, dede olsun herkes gelişigüzel ceme giremez.

 

Onlar cem değil toplanma sadece, orada cemin özü yok. Eskiden sizde semahlar nasıldı?

 

Bizde 3 bacı, 3 erkek 6 kişi dönerlerdi, ya da 2 erkek 2 bacı öyle dönerlerdi.

 

Peki kurbanı cemin içine alırlar mıydı?

 

Gayet tabii. Kurban halkanın içine alınır, gözcü belini bağlar, böyle onu şöyle omzundan yere dayar, ondan sonra belini de bağlar kurbanın, öyle tutar. Ondan sonra kurban sahipleri tutar, gözcü onların başında, dede tekbir getirir, o kurbanı tekbirler, ondan sonra tekbirlenince bırakır, aşık 3 duvaz söyler, duvazdan sonra kurbanı götürürler keserler, o kurbanı nakıp pişirir. On iki hizmet bitmeden lokma gelmez. Ondan sonra lokma gelecek. Saat gece biri, ikiyi, dördü hatta beşi buluyor. Ondan sonra herkes muhabbeti dinler, bir tepsiyle kurban gelir.

 

İçki alınır mıydı?

 

Alınır. Alınır ama bizdeki içki edeple içilen bir içkiydi.

 

Ama vardı cemde?

 

Var başka… Var denilince adam diyor ki ‘kiloyla içebilirim‘ diyor, yorum yapıyor. Öyle değil. Şimdi on iki hizmetten biri de sakidir. O bir kabın içinde içkiyi biriktirir, doldurur, dedeye dua ettirir, dede dua eder, ondan sonra halktan 2 kişi gelir. Birisi buradan birisi şuradan başlar. Birer kahve fincanına dede dua eder, sen ‘hayır hümmet’ dersin içersin. Bir tek fincan, halka bitti miydi, onlar duasını alır çeker gider, bu da sana der, muhabbet edilir. 1- 2 saat sonra da birer fincan daha, saki de görevini böyle yapmalı. Ben hayatım boyunca o kadar ceme girdim bir kişinin sarhoş olduğunu görmedim. Çünkü bir fincan içiyor, 2 saat sonra bir daha içiyor, nasıl sarhoş olsun insan? Keyfi olmaz cem.

 

Cemler duvazla mı başlardı? Kuran ne kadar okunurdu? Arapça mıydı? Türkçe miydi?

 

Kuran okumazlar ki!

 

Sizin cemlerde Kuran okunmazdı?

 

Aslında gülünür buna yahu, zaten deyiş Kuran’dır. Ehlibeyt’in methi, öğüdü, aşıkların çaldığı Kuran sayılır, Kuran neyi anlatıyor? Doğruluğu dürüstlüğü anlatmıyor mu? Saz telli Kuran, aynı mantık.

 

Bağlamayı kaç yaşında öğrendiniz?

 

16-17 yaşında öğrendim.

 

Cemlerde zakirlik yaparken çalıyor muydunuz?

 

Çalıyordum.

 

Cemde bir dede mi vardı?

 

Yok birkaç dede olur. Birisi post dedesi olur, postta oturur, öbür dedeler de onun yanlarında oturur.

 

Kaç tane zakir vardı?

 

Belli olmaz ki sayısı, mesela 2 olur, 3 olur, 5 olur, 4 olur, 6 olur, 7 olur.

 

Kaç kişi vardı ortalama, nerede yapılırdı cemler?

 

Büyük çatma evlikler olurdu ya orada yapılırdı, ya da güzelce bir damı temizlerlerdi orada yaparlardı.

 

Damda yapılırdı?

 

Oralara halı falan asarlardı, kilim sererlerdi, orada yapılırdı, ya da bir büyük evde yapılırdı.

 

Bu cumhuriyetle beraber bazı bölgelerde cem evlerinin kapatıldığı söyleniyor.

 

Cem evi yok, damlar var. Halk kendi korkusundan gizli tuttular, gözcü koydular, şunu bunu yaptılar. Ben şunu hiç hatırlamıyorum, cemde çalan aşık, cemi yürüten aşık hapis olduğu, sorgulandığı görülmemiş bizim Çorum tarafında.

 

Peki diğer köylere gidip geliyor muydunuz zakirlik için? Çağıyorlar mıydı sizi?

 

Alevi köyleri evet. Tabi birbirlerine cemi  çağırırlardı, davetiye gönderirlerdi. Katılanlar olur da kurban getirmezler. Örneğin bizim köyde kurban oluyor, diğer Alevi Köyler lokma yemeğe gelirler, misafir kalırlar.

 

Kaç köyü var Sungurlu’nun?

 

300 köyü var Sungurlu’ nun. 3/2 si Sünni, 3/1 i Alevi.

 

17 yaşına kadar saz çaldınız mı cemde hiç?

 

Çaldım da pek beceremiyordum, sazı götürmüyordum sazsız yaptım.

 

Babanızın düşkünlüğü kalktıktan sonra devam ettiniz?

 

Zakirliğe devam ettim. Ondan  sonra tarikat bozuldu. Bilgisiz  dedeler düşkün şaşkın takip etmez oldular, yol erkanı yüzeysel yaptılar, cemin cemliği kalmadı, herkes dağıldı. Halk okudukça dedelerin yanlışını buluyorlar. Halk okumuş değildi dededen babadan kalma nasihatları dedeler yuvarlıyordu, akla, bilime uygun olmayan şeyleri tutturuyorlardı. Halk şimdi yanlışa dur, diyor ceme gitmiyor, dedeyi bozuyor.

Dedenin şimdi ipe sapa gelmez şeylerini adam akla mantığa vuruyor, diyor ki ‘ayinden bahsediyor 70.000 kafiri bir hamlede kırdı Ali’’ diyor o zaman  aydın diyor ki; ‘Ali alim ise zalim olmaz, zalim ise alim olmaz’ diyor. ‘Dede bir yanlışlık var’ diyor ikna olmuyor itiraz ediyor. Hep cahil dedelerdir bu halkın cemden soğumasının nedeni. Karşı taraftan kaç sene okuyor, öğreniyor, bizimkiler okumuyor, bir şey bilmiyorlar.  Bizim bilgisiz dedeler Ali’yi methedeceğim diye Ali’yi küçük düşürücü şeyler söylüyorlar. Halbuki tarikatta tasavvuf var, tasavvufa göre dayanarak anlatması gerekir. Bunlar fark ettikten sonra eksikliklerini gördüm. Ben her tür kitabı okudum aydın çevrem vardı benim, öğretmenlerle çok ilişkim vardı onlarla konser yapıyorduk, onlardan kitap alıyorduk, okuyordum, gazete alıyordum, dergi alıyordum bana büyük ışık tuttu bu çeşitli kültürlerden yararlanmak.

 

Peki siz kaç yaşına kadar köyde kaldınız? Askerden geldikten sonra köyde kalmadım.

 

Peki o dönemde siz başka köylere gittiniz mi? Gittim tabii.

 

Sizin köye gelenler içerisinde aşıklar, zakirler var mıydı? En azından siz 20 yaşına kadar kimleri duydunuz? Mesela bizim akrabalardan bir Aşık Hasan Hüseyin vardı, Eskiyapar’da, Alaca’nın köyü o meşhurdur, ben ona çok giderdim akrabamız olduğu için. O da bazen bize gelirdi, cemlerde bulunurdu. Kamışlı Köyü’nden Tahtacı İsmail derlerdi o gelirdi.

 

Yani Tahtacı derken  Tahtacılardan mı? Tahtacı, derlerdi o saz çalarken sazın tahtasına vururdu, pençe vururdu o yüzden tahtacı, derlerdi. Efendime söyleyeyim o köyde gene Cingit Veli vardı, diğer  Şohu derlerdi, Beşeri, derlerdi; Kamışlı’dan o gelirdi. Çukurluk Köyü’nden Öteleğin Ali derlerdi o gelirdi, böyle Alevi Köylerden gelirlerdi, aşıklık yaparlardı. Biz de oralara giderdik falan, birbirimizden alış verişimiz olurdu. Değişik duvazı imamlar öğrenirdik. Kış günleri böyle geçerdi.

 

Peki askerliğinizi nerede yaptınız? Erzurum Dumlu’da, 51. Topçu Alayı’nda yaptım.

 

Ne kadar yaptınız? 2 yıl.

 

Acemi  birliği, usta birliği hep orada mı? Hep oradaydı. Orada gene sevilen bir adamdım.

 

Göreviniz ne oldu orada? Topçu, bildiğim sahra topları var ya o toplarda görevliydim. Taşıma ulaşım. Taşıma katırla yapılır. 7 katıra yüklenir bir toplar 7 parça olur, nişancıydım ben.

 

Dumlu nasıl bir yerdi? Kırsal bir yer. Şimdi ben orada 51. Topçu Alayında Cumhuriyet Bayramına bir hafta var, bir şiir yazdım, 51. Topçu Alayını meth eden bir şiir yazdım. İzin koparmak var işin içinde, köy gözümde tütüyor, ilk defa gurbete çıktım ve orada bir şiir yazdım dedim ki; ‘Yüzbaşım güzel bir şiir yazdım bunu okumak istiyorum’. Baktı, Küçük Hüseyin derdi, bana: ’Ulan Küçük Hüseyin güzel yazmışsın’ dedi, Aldı tümen komutanına götürdü. Selam verdi şiiri verdi ‘bizim bir askerimiz bunu yazmış okumak istiyor’ dedi. O da ‘olur, çağır’ dedi. Çağırdı Tugay Komutanı beni vardım selam verdim, künyemi okudum. ‘Bu şiir senin mi?’ dedi. ‘Benim paşam‘ dedim. ‘Oku bakalım oğlum’ dedi. Okudum, orada bir alkışladılar. Ondan sonra bizim Üsteğmen bir seviniyor ki sorma gitsin. Ali Kadir Odabaşı ‘Ulan Küçük Hüseyin aferin’ dedi, ‘gözüme girdin’ dedi. 3 gün izin verdi bizim tabura. Bir tabur adama benim yüzümden 3 gün izin verdi.

 

Kaç yılıydı? 1950’de ve dedim ki ‘bana da mı 3 gün vereceksiniz?’ ‘Yok sana 1 ay vereceğim’ dedi.

 

Yazdınız mı bir tarafa, var mı şimdi? Yok bizim çocuklar uçurtma yapmış, çok şiirim kayboldu çocuklar uçurtma yapa yapa… Neydi? Adam eline kazmayı alır, şurada bir damar madeni vardı, kazar kazar toprağın altında bir damar bulur, bir maden bulur, getirir onu fabrikayı götürür, fabrikada güzel bir tezgahtan geçer, bir tarafı bant olur, bir tarafı kaset olur, o bant gelir insanın sesini gizler. Şimdi adama versen desen ki bu doğada var bu doğa o kadar güçlü ki bizim sesimizi bile gizler, bizim benliğimizi bile gizler, bizim düşüncemizi, aldığımız nefesimizi gizleyecek güçler vardır. Bu maden değil mi? Teyip, bant maden değil mi? Biz hep 1300 yılın kazığına bağlanmışız kafamızı, bilgimizi, beynimizi daha öteye giden de yok, araştıran da yok. Ben de Orhan Hançerlioğlu’nun 4000 Yıllık İnsanlık Tarihi var, İslamiyet daha dün kü mesele.

 

Mesela askerde Alevi canlarla karşılaştınız mı? Veya orada bir oruç meseleleri oldu mu? Veya başka şiir yazan insanlar var mıydı?  Öyle söylediler herkese ramazanda, oruç tutan var mı, tutmayan var mı? Diye. 60 kişi vardı, bir tek ben çıktım, Yüzbaşım ‘ben tutmayacağım, tutamıyorum’ dedim. ‘Peki Küçük Hüseyin sen tutma‘ dedi. Ondan sonra beni taşa tuttular yani laf taşına tuttular. ‘Yahu sen niye tutmuyorsun?’ Zaman zaman ben derdim ki ‘Allah benim açlığımdan ne zevk alacak oğlum ya? Memlekette de açım, on iki ay açım, otuz gün aç durmuşum neye yarar ya? E açlığı tattırması için zenginlere göndermiş Allah 30 günü, bana değil ki, öyle değil mi ya?

.

Pardon aklıma geldi unutabilirim kayıtlarımız alıyor, felsefeci araştırmacı yazar Sadık Göksu’nun selamı var, hem gelirken söyledi, hem de biraz evvel telefonla, sevgili arkadaşım Celal Dekli de şahittir. Getiren götüren sağ olsun. Saygılarımı, sevgilerimi hürmetlerimi arz ederim, gözlerinden öperim, teşekkür derim. Bizden de ona götür. Baş üstüne.

 

Şiir yazan falan var mı askerlikte? Ya da Erzurum’u gezdiniz mi hiç? Erzurum’a hasta olarak geldim kızakla Dumlu’da muayene oldum, gerçekten de iyi hasta olduydum, kalp büyümesi varmış bende; 3 ay hava değişimine geldim, o 1 ay izinden başka, burada doktora muayene oldum. ‘Sen yolcusun’ dedi doktor. Gerçekten bana bunu söyledi. Yani beni hayatta gençlikte de ölüm korkutmadı, olacak olur, olabilir ama korkusuzca yaşama azmiyle dopdolu olmalıyım ben o nasıl olsa gelecek, gelmediği zaman niye teslim olayım?

Yaşlının biri diyor ki ‘emekli olduk, köşede bekliyoruz’. Ne bekliyorsun diye soruyorlar. O da ‘Azrail’e randevu verdim onu bekliyorum’ diyor. Ben de randevu mu vereyim babam ya, gelirse geldiği gün götürür, ben yaşamama bakarım.

 

Evet. Askerlikten sonra nereye geldiniz? Geldik memlekete. Eve geldim yani köye nereye geleceğim?

 

Kaç sene daha kaldınız orada?  Askerden geldikten sonra işte evlendik. Ben 23 yaşındaydım.

 

Daha önce tanışıyor muydunuz? Kendi köyünüzden miydi? Hayır başka köyden. Bizim evlilikte gelişi güzel bir şey olmadı. Benim ki iyi eş seçme değildi: anama bir yardımcı getirmek için evlendim. Anam diyor ki; Ben işi gücü göremez oluyorum, ineği sağamaz oluyorum bir gelin getirelim, sana bir gelin getirelim. Dedi. Öyle de oldu. Fakat eşimle her zaman birbirimize sadık kaldık. Öyle oldu işte. Sonra çoluğumuz çocuğumuz oldu. Daha sonra Ankara’ya geldik 1963’de, şimdi durduğum yere Mamak’a gelip yerleştik. Yaa… Böyle birden bire yükledik çulu, çoluğu, çocuğu düştük yollara…

Aslında ben evvel geldim bir göz yer yaptım buraya. Oradan çoluğu çocuğu kamyona yükledik getirdik, çoban ağılı gibi, davar tıkar gibi tıktık buraya; tek göz gecekondu olan yeni yuvamıza.

 

Nerede kaldınız o sırda? Misafir, saz varken nerede kalır? Her yerde kaldım, misafir olarak bir sürü tanıdğım vardı orada kalıyordum.

Çoluğu çucuğu getirdikten sonra da bir zaman destan yazıp, destan bastırdıp sattım. Sel oluyordu, deprem oluyordu, kaza oluyordu… Ben de onlara ilişkin destanlar yazıp satıyordum.

 

Nasıl çoğaltıyordunuz, nasıl bastırıyordunuz, yani nerede? Nur Matbaası, Ulus Rüzgarlı’da. 63, 64, 65, 66 o senelerde.

 

Kaç tane bastırıyordunuz mesela bir bastırmaya? 300-400 adet bastırıyorduk.

 

Satılıyor muydu peki? Satılıyordu. Dolduruyorduk çantaya nerenin pazarı bugün? Ankara’nın, Yenimahalle’nin, Kırıkkale’nin… Oraya gidiyorduk bir köşeye çekiliyorduk okuyorduk sesli, nefes tüketiyorduk, tanesi 25 kuruşa satıyorduk. Sonra eve gidiyorduk çoluk çocuk yola bakıyordu, bizi bekliyordu.

Kaç yıl devam etti? 7 yıl.

 

Aynı şey. Evet, ondan sonra ilk ve orta dereceli okullarda halk edebiyatından örnek vermeye başladım.

 

Nasıl yani? Geçmiş halk ozanlarından örnekler vererek deyişler, türküler, düzenlemeler, taşlamalar, hicivler söyleyerek Türkçe derslerinde, çocukların boş saatlerinde halk edebiyatından örnekler veriyorduk. Valilerden izin alarak okullara gidiyordum, öyle devam ediyorduk, çocuklar para getiriyordu, bir zaman da onunla geçiniyorduk. Ondan sonra konserlere başladık. Dernek kurduk konserlere başladık, böylece geçti gitti hayat işte.

 

Şimdi bunları biraz ayrıntılandıralım, sizi de biraz yoruyoruz, yoracağız da, dünya öyle bir şey ki… Ne yapacaksınız bunları Ayhan Bey yahuu? Galiba öldükten sonra bana soru sormazlar çünkü hepsini sordunuz…

 

Artık bu söyleşi derinliğine gittikçe gidecek… Ben hayatımı size anlattım, kitap yazsam hayatım hep sizde kalacak.

Gerçekten olacak şey değil, bir defa kardeşim Çorum’da vakıf vardı, Ehlibeyt Vakfı oraya gelmişler, yeşil takkeli, tesbihli adamlar. ‘Nereden geliyorsunuz erenler?’ dedim. ‘Ehlibeyt camisinden geliyoruz’’, dediler. ‘’Nasıl namaz kılıyorsunuz?’ dedim, ‘Önümüze bir taş koyuyoruz Kerbela taşı, ona secde ediyoruz’ dediler.

Dedim ki; ’peki İmam Zeynel Abidin, İmam Ali namaz kılarken Kerbela taşı yoktu onlar ne oldu?’  ‘Fazla kurcalama’ dediler. ‘Siz orada ne öğreniyorsunuz?’ ‘İşte biz orada Ehlibeyt’i öğreniyoruz’ dediler. ‘Ehlibeyt’i öğreniyorsunuz, Ehlibeyt Hakk’ı, İmam Caferi Sadık Hakk’ı insan da mı arada, yoksa taşta toprakta mı aradı?’ dedim.  ‘Onu biz bilemeyiz’ dediler. Orada bir dede vardı. Dedeye dedim ki; ‘doğru söyle İmam Zeynel Abidin Hakk’ı taşta toprakta mı aradı, insanda mı aradı?’ dedim. ‘İnsanda aradı’ dedi. Beni doğruladı, ondan sonra adamlar çekti gittiler.

 

Onlara da geleceğiz. Şimdi diyorsunuz ki ‘her şeyi aldınız’. Alacağız sevgili ozanım söyleşinin hakkı odur. Yani yarın bazı şeylerin üstünü geçerek insana ileteceklerinizle mesajı tam veremezsiniz. Zaten her insan fazla bir şey veremez. Ama sizin konumuz farklı, yaşayan tarihsiniz, ozanların yüzakısınız ve de örnek bir kişiliksiniz.

 

Hep bir kitaba sığmaz ki, ben hayatımı şöyle geri döneyim yazayım desem yazamam, yaşayamam. O acı günler hatırlanmaz gerçekten de. Hele hele askerden sonrasını hiç yaşamak, aramak bile istemiyorum. Sizi sevdiğim için bunları anlatıyorum. Ben kimseye hayatımı anlatmadım bugüne kadar. Ama tamam anlatmak isterdim ama anlatamıyorum çünkü zehir zemberek şeyler, onları andıkça ben kötü oluyorum.

Ben size kısa bir önek vereyim; 12 Eylül’de biz bir karar aldık İsviçre’ye mi gidelim, diye. Ben öyle kötü oldum, öyle kötü oldum ki. Bir psikolojik hastalığa girdim ki elimde saz var çalacak türkü bulamıyorum, çalacak türkü hiç aklıma gelmiyor ya, bu kafa bende yok, beyin yok, gitmiş.

Ben çok badireler geçirdim, kimse yarama merhem olmadı, kimse oralı olmadı, kimse elimden tutmadı, şu gün oldu gene öyle. Aç mısın?, Susuz musun?, Uykusuz musun?, Derdin var mı?, Bir sorunun var mı?, Elinden tutalım mı? benim için diyeni daha ana doğurmamış Türkiye’de, bu bana yazgı.

O acılara geri dönüp baktım mıydı çok üzüntü duyuyorum. Bunu sizin için söylemiyorum, yaşadığım için, var olduğu için anlatıyorum, gerçekten bu kadar da olmaz ki…

iki gün evvel altı tane Almancı geldi misafir olarak. Dedik ki; ‘sohbet edelim, bir yere gidelim’ yiyecek içecek aldık baraja gittik, Bayındır Barajı’na. Anlattın dediler, anlattım… Yedik, içtik iki saat da burada konuştuk. Derken kızımın  yaptığı elişleri var, şu çiçek hoşumuza gitti, dediler. Bunu ‘bunu bize ver’ dediler çocuğa. O da dedi ki ‘al’. ‘Ne verelim?’ dediler. O da dedi ki; ‘ne verirsen ver’. Şimdi o adamlar üç milyon para bırakıyor kıza ve diyorlar ki; ‘birazını Çırakman sen harçlık et, birazını da bu çocuğun olsun’… Ayıp be yahu ayıp! Onun adı ne olacak biliyor musunuz? ‘Biz Çırakman’a yardım ettik’.

Bizim halkımız bu işte, yahu bu. Sadece kendini düşünüyor, karşı tarafı da düşün biraz, mübarek biraz düşün yahu… Biz ne haldeyiz bizi de düşünün biraz yahu…

 

Biraz bir şeyler anlatabildik  sanırım yani hayata dair… Sizin hayatınıza dair… Bunları görmeleri için bu kadar uzun tutuyorum ben söyleşiyi. Yani bu söyleşilerin bir mühim tarafı bence bu. Yani çekilen çilenin, sarf edilen emeğin ne olduğunu, bugünlere nasıl gelindiğini, insanların yaşamlarının gerçek boyutlarını duyurabilmek. En azından okurlara ulaştırmak, duyurabilmek…

 

Duyuyorlar aslında.  Mahmut Erdal’ın bir kitabı var. Orada halk ozanı Çırakman diyor; ‘aç susuz, yavan soğan ekmek yiyerek geçiniyor’ diyor. Hali hazırda bir sürü dernek, kurum, kuruluş var, hiç biri elini tutup yardım etmiş değil’ diyor. Mahmut Erdal kitabında beni anlatıyor gene bir şey yok. Yok.

 

Yok ama gene de demek istediğim şu, en azından bu yazılanlar, bu söylenenlerin bir etkisi olsun yani yazılsın, söylensin sadece kapalı kalmasın elbette bir etkisi olur. Toplum duyarsız ama hiç söylenmemesinden söylenmesi elbette iyidir. Demin ki söylediğimiz hayatınızın çileleri elbette büyük…

 

Dönüp baktığımda beni yıkmasın, beni üzüyor. Bakılacak bir hayat değil, usta kötü bir şey yapar da ayağıyla vurur kırar bakmak istemez ya, öyle bir hayat işte bizimkisi.

 

Ama bizim için önemli. Çünkü biz onu duyacağız o çilelerin nasıl çekildiğini anlatacağız.

 

Ama  Ayhan Bey ben bunları seve seve yapmıyorum ki! Baskı, zulüm, zorakilik, işsizlik, maddi yoksulluk… Maddi yoksulluk yaptırıyor ben seve seve yapmıyorum ki onları. Beni ona iten şeyler var kendi arzumdan yapmıyorum ki ben. İşte  bu. Geçenlerde TRT Genel Müdürlüğü’nde, orada bir hanım diyor ki, ‘bu anlattıklarınızı bir kitap yapsanız çok satılır’ diyor. Dedim ki ‘ben geri dönüp bakmak istemiyorum ki o acıları yaşamak istemiyorum ki artık‘. Zaten şiirlerim de ifade ediyor bunları. Benim şu şiir hoşuma gider.

 

Hayatımdan Bakan

 

Eğer benim hayatımı sorarsan

Açılmadan solmuş gül gibiyim ben

Merak edip kimliğimi ararsan

Leylanın gezdiği çöl gibiyim ben

 

Ömür geçti bahtım gülü açmıyor

Gönül kuşum ıras gele uçmuyor

Çoktan beri dost kervanım geçmiyor

Dikenler döşenmiş yol gibiyim ben

 

Hiç kimseye kötü gözle bakmadım

Kabe bildim insan kalbi yıkmadım

Irmak gibi çağlayarak akmadım

Sahipsiz bir batak göl gibiyim ben

 

Bir zamanlar dost bağına dikildim

Taze fidan iken birden büküldüm

Rüzgar esti tam kökümden söküldüm

Şimdi meyva vermez dal gibiyim ben

 

Dost elini alır idim elime

Güzel adını ezber ettim dilime

Genç yaşımda karga kondu gülüme

Bir tek kuruş etmez pul gibiyim ben

 

Çırakman’ım ateş düştü yüzüme

Düşündükçe yaş geliyor gözüme

Vefasızlık hiç bakmadı yüzüme

Ayaklar altında çul gibiyim ben

 

Bir kesit de olsa hayatımı anlattım ben bu şiirimle.

 

OZANLIK

 

Günümüzde ben sizi en önemli temsilcilerinin başında gördüğüm halk ozanlığı geleneğine gelelim. Ozan kelimesinin anlamı nedir? Halk ozanları kimlerdir? Halk ozanlığı nereden geliyor nereye gidiyor? Tarihi kökleri nerelere uzanıyor, buradan biraz bahsedelim?

 

Şimdi halk ozanlığı insanların yaşamıyla ilgili sorunlardan doğuyor. Köleci toplumdan, feodal toplumdan, çağdaş topluma yani günümüze uzanan uzun bir yol kat ediyor ozanlık. Her dönemde insanların insanca yaşama arzusuna rağmen; sömürüden, baskıdan, zulümden, işkenceden, ırkçılıktan, şundan bundan dolayı insanca değer verilmemiş insanlara, insanca değer verilmediği müddetçe halk adına halk ozanları ödevlerini, görevlerini sürdürmüşler. Örneğin belli başlılardan Seyit Nesimi, Fuzuli, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Köroğlu gibi sonrasında günümüzdekiler gibi halk ozanları; halk adına, halktan yana tavır koymuşlar, yazmışlardır. Toplumu uyarmadan toplumun hakları alınamıyor. Onlarla birlikte biliyorsunuz Pir Sultan Abdal; bir yürüyüş eyleyelim, diyor yani bir hareket lazım.

Ve ozanlara halk tarafından bir ödev, görev verilmiş; ozanlar halkın gönül gözü, söylediğini işitir kulağı olmuşlar, bu davayı kendine şiar etmiş bir takım ozanlarımız bu uğurda asılmış, kesilmiş, zindana girmiş, öldürülmüş, evi yanmış, bir sürü çileler çekmiş onlar.

Halk adına bundan zevk duymuş buna da, halkın sesi, Hakk’ın sesidir, demişler. Ben arkama halkı alıyorsam amacım da halk, hak ve Hakk ordusudur, diyor. Ozanlar bu uğurda mücadelelerine yüzyıllar boyu devam etmişler.

Ama bir de bakıyoruz ki günümüzde  bir takım insanlar çıktı, halk ozanlarının deyişlerini çalıyorlar, okuyorlar son kıtalarını söylemekten imtina ediyorlarlar, şiirleri kendilerine mal ediyorlar. Ozana saygın yok mu?

 

Eski Türk Kültürünün bir devamıdır halk ozanlığı deniyor, bunu nasıl yorumluyorsunuz?

 

Şimdi Türklerden başka halk yok mu ki ozan olmasın?

 

Var da Türk Halk ozanı, diyoruz ya?

 

Öyle diyeceksin, o zaman doğru olabilir.

 

Tabi ki her milletin kendi ozanlık geleneği vardır. Ama Türk milletinin Anadolu’da ki bizim milletin halk ozanları geleneği var. Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu bunlar önemli isimler, ozanlık geleneği içinde sizin en çok benimsediğiniz sevdiğiniz isimler. Siz kimlerden, nasıl etkilendiniz?

 

Şimdi saydığınız ozanlardan Yunus Emre’nin farklı bir boyutu var. Yunus Emre de aşk ve tasavvuf boyutu var. Haksızlığı, vurgunu, talanı, soygunu işlemedi onun boyutu o. Karacaoğlan aşk şiirleri yazar ve lirik söyler. Köroğlu ferman padişahın dağlar bizimdir, der. Halk gibi eğilmiyor kafası, dimdik duruyor. Dadaloğlu gene  öyle. Yani farklı boyutları var bunların. Pir Sultan Abdal da haksızlığa karşı, gelin canlar bir olalım, demiştir ama bir yandan da dedelik yapmıştır, talipleri var. Öbürleri öyle değil. Pir Sultan Abdal’ı Hıdır Paşa korkusuyla taşlayanların içinde kendi talipleri de var. Ama O halkı Osmanlı zulmüne karşı dirence sokmuştur, başkaldırıya sokmuştur bu doğru. Ben tasavvufta en çok Yunus Emre, Şah Hatayi, Seyit Nesimi, Fuzuli… gibi ozanları severim ilahi duygularda, tasavvufu duygularda.

 

Niçin seviyorsunuz bunları, neler var bunların şiirlerinde?   

 

Bunların şiirlerinde Hakk’a manen yükseliş var, ayakları toprağa basmadan, sevginin üzerinde yürüyerek Hakk’a yükseliş var. Mesela Seyit Nesimi diyor ki, dost eşiği kıblegahım yüz sürerim kime ne? Bu sözü her aşık söyleyemez ki!

Dost eşiğinin kıble olabilmesi için o eşiğinin sahibin Mevla olması lazım, oraya yer tutan bir Mevla olması lazım. Mesela  benim gönlümde Hakk yatıyor, Hakk var, diyen adamın kalp evi bir kabedir. O kabenin eşiği de kalbin atardamarıdır. Nesimi bunu kast ediyor. Bunlar ilmi yönden, tasavvufi yönden çok yükselmişlerdir. Onun için anlamayanlar Hallac-ı Mansur’u suçladılar. Enelhak, diyor. Çünkü, Hakk, Allah insandadır, diyor. Sonuçta öldürmüşler. Nesimi’yi yüzmüşler, Pir Sultan’ı asmışlar… Ama günümüzde gazeteciler bir sürü çile çekiyor, halk ozanlarının içinde bunu gören var mı hiç? Çünkü toplumun gerisindeler bugün.

 

Niçin toplumun gerisindeler?

 

Ozanlık vasfını taşıyamazlar da ondan.

 

Bunu kendileri mi istedi, devlet mi, toplum mu zorladı?

 

Bu güzel. Üçü de var. Saydığın koşulların üçü de var. Hem  devlet istedi suya sabuna dokunmadan temizlik yapın, dedi. Suya sabuna dokunmadan kir çıkmaz, diyen olmadı. Öbür taraftan halk 12 Eylül’de iyi sindirildi. Çok da sorunlar çıktı meydana. Oysa ki o sorunlardan sorumlu olmadılar. Bir sürü gençler zindanlara tıkıldı, hapislerde çürüdü, öldürüldü. Neden? Bağımsızlık, özgürlük istemişler, ‘bağımsız Türkiye’ demişler diye… Sırtına hançer yemişler. ‘Bunlar haklıydı’ diyemediler.  Halk ta diyemedi, ozanlar da demeye yürek sahibi olamadılar. Bunu yapmadılar.  Tüm bunlar benim yaralarımdır Ayhan Bey.

 

Peki bu gazeteler, dergiler, kitaplar veya iletişim organları halk ozanlarının gücünü azalttı mı? Bu fikre ne diyeceksiniz?

 

Gücünü azaltmadı. Halk ozanları ödevini görevini yapmadıkları için basın bunları cezalandırdı, köşelerinde bile yer vermiyorlar artık.

 

Halk ozanlarının yapmış oldukları işlevi yani topluma bir şey ulaştırmak, eleştirileri, düşünceleri aktarmak bir nevi posta, iletişim aracı, telefon görevi, televizyon görevi görürken bu iletişim organlarının kuvvetlenmesi onların gücünü azalttı mı? Yani halk ozanlarının giremediği yere televizyonlar girdi, daha doğrusu televizyonlar girdikçe gazeteler az çok girdikçe, radyolar girdikçe halk ozanlarının gücü biraz azaldı mı? Daha mı az girmeye başladı topluma?

 

O doğru. Halk ozanı, omzuna saz takıp köy köy dolaşsa  bir gazetedeki haberin yetiştiği yere 10 senede yetişemez. Bu bir gerçek, dolaşmakla yetişemez. Ama o medya niye bu ozana haber olarak yer verdiği yerde şiiri vermiyor. Mesele burada.

Bir de ozanlar açısından bakacak olursak; bir takım medya bir yerde ikili oynuyor; hem devletten, hükümetten para koparıyor onların haberinin peşinde koşuyor, koparamıyorsa karşısında haber veriyor.

İkincisi hangi siyasi partinin organı ise o siyasi partinin yararına olan eylemleri haber veriyor öbürünü vermiyor. Ozan da tarafsız, objektif tutum içerisinde olunca elbette gazetenin bu tutumuna ters düşecek, gazete yer vermeyecek.

 

Sizin ilk gençlik dönemlerinizde en çok etkilendiğiniz, ilk duyduğunuz, ya da ilk etkilendiğiniz, ilk sevdiğiniz ozanlar kimlerdi?

 

Ben hepsini severdim. Yani öyle bir yapım vardı ki hepsinden bir şeyler alırdım, irdelemezdim, araştırmazdım. Onların güçlü veya zayıf olduğunu tartacak yapıda değildim ki ben. Örneğin bir çok insan tanırsın da içinden birini seçeceksin, öyle değildi ki; ben  susamıştım saz dinlemeye. Ayda yılda bir iyi saz çalan geliyordu bizim köye, yöreye, çok güzel çalıyorlardı. Aşıklar geliyordu Sivas’tan falan. Bir Hamit Şeker gelmişti bir dedeyle, çok güzel saz çalıyordu. Herkes hayran olmuştu. Peşinden 3-4 köy gezdik. Daha sonra gördük ki daha güzel çalanlar var, yani kişiden kişiye değişiyor bu.

 

Peki ilk dinlediğiniz plaklar kimin plaklarıydı?

 

Aşık Veysel. Çok sevdiğim dinlediğim ilk plak onunkiydi.

 

Aşık Veysel ismi size ne ifade ediyor? Şiirlerinde neler buldunuz? İlk plaklarını dinlediğiniz günden bu güne sizin kafanızda oluşan Aşık Veysel kimdir sizce?

 

Aşık Veysel bana göre aşkıyla yoğrulmuş bir sevda yolcusuydu o zaman. Namelerinden, sazından o çıkıyordu. Daha sonra öbürlerini dinledik.

 

Yani başka ne vardı Aşık Veysel’de, şiirlerinde neler var?

 

Motif olarak tabiatı, doğayı yazmış, Sivrialan Köyü’nden yazmış. Hasreti, özlemi ne kadar da güzel dile getiriyordu. Bu duyguyu gençlikte hep yaşıyorduk.

 

Duygularınıza tercüman oluyordu? Gayet tabii.

 

İlk öğretmeniniz diyebilir miyiz? Gayet tabii. Sevgiyle, saygıyla karşılarım, doğrudur ilk öğretmenimdir benim.

 

Diğer ozanlarla tanışmanız hangi yıllara rastlar? Ankara’ya göçtükten sonra oldu.

 

Kimlerle tanıştınız ilk önce? Dursun Ceylani ile tanıştık, Kars’lıydı o da yaşlı bir babaydı. Ali İzzet Özkan vardı, onunla çok gezdim.

 

Nasıl birisiydi Ali İzzet Özkan? Ali izzet Özkan’da 72 yaşındaydı arkadaş olduğumda. Ondan bir şey öğreneyim diye ona yanaştım. Sadece deyişini öğrenmek de yetmiyor, adamın haline, yoluna, düşüncesine de arkadaş olmak gerekiyor. Çok merdivenlerde elinden tuttum indirdim, elinden tuttum çıkarttım, sokak sokak çok gezdik…

 

Yıllar boyu? Tabi. O da aşk deyişlerini çok güzel yazardı. Çağdaş düşünce vardı şiirlerinde, bağnazlığa, gericiliğe, yobazlığa, taasuba karşıydı, Ali İzzet’in düşünceleri buydu. Aşık Veysel çok yi tutuldu, Ali İzzet tutulmadı. Ben şunu gördüm Türkiye’de sanatçının elinden yukarıdan birisi tutarsa, basın da destek verirse o sanatçı zirveye çıkıyor. Günümüzde örneğin popüler bir türkücü var Tatlıses. Kendi gücüyle mi çıktı oraya? Ben iyi hatırlıyorum Hürriyet Gazetesi manşet ata ata, tanıta tanıta zengin takımlar onu oraya çıkarttılar.

Bedri Çınar’la tanıştık Mahmut Erdal işte radyodaydı. Efendime söyleyeyim İsmail Daimi ile tanıştık, Davut Sulari ile tanıştık, arkadaşlık yaptık, konserlere gittik. Haydar Akbaba vardı, Yoksuli vardı Malatya’lı, Muhlis Akarsu vardı, Nesimi Çimen vardı, Ankara’da Şair Ali Gürbüz vardı, Kemal Bülbül vardı. Ankara’da çok çevremiz vardı.

 

Daimi mesela hem de dede değil mi? Evet dedeydi.

 

Nasıldı? İçli şiirleri güzel eserleri vardı? Daimi güçlüydü, tasavvufta güzel deyişleri vardı.

 

Günümüzde halk ozanlarının sizce en önemli sorunları nelerdir? Halk ozanları tarihte demin saydığınız toplumcu, eşitlikçi, tasavvuf ekseninden hızla uzaklaşmış mı görünüyorlar. Yani şu anda neyi ifade ediyorlar, ne yapıyorlar? Sorunları var diyoruz ama genel çerçeve içerisinde baktığımız zaman nereye oturtuyorsunuz onları? Geçmişte Pir Sultanların üstlenmiş olduğu işlevi bugün yerine getirebiliyor mu halk ozanları, halk ozanlığı günümüzde hangi konuma geldi?

 

Pir Sultan’ın üstlendiği işlev farklı. Biraz önce anlattım o bir dede onun talipleri var. O dönemlerde Osmanlı vergi ile halkı sıkmış. Pir Sultan da Osmanlıya kafa tutmuş, talipleri de halktan kişiler olduğu için güç ve destek almış. Pir Sultan böyle çıkmış meydana.

Şimdi günümüzde halk ozanları bilinçsiz, basit bir çizgiyi kendine hedef yaptığı için, çağdaş bir uygarlık düzeyine ulaşım çabası içinde değiller. Günü birlik düşünüyor bugünün ozanları. Nereden para kazanabilirim derdindeler. Konser vereyim, üç beş kuruş kazanayım, şuradan buradan para koparabilir miyimin peşindeler.

 

Aşık Veysel’in bir demesi vardı aşıklar için:

 

İyi demez kötü demez metheder

Bir de baksan bir tel kopmuş çat eder

Mezarlıkta aşka biner ah eder

Yorulup yollarda kalan aşıklar

 

Aşık Veysel’in bu cümlesi şimdi yerini bulmuştur. Anlatabiliyor muyum? Bir gayesi yok, bir emeli yok, bir hedefi yok. Hizmet etmeye, mücadele etmeye hali yok, mücadele etme tavrı yok, mücadele etme bilinci yok, sadece günü birlik yaşıyor bugünün halk ozanları.

 

 

Evet, sizin tansiyonunuz var ama sizin tansiyonunuz biraz da Türkiye’nin tansiyonuna bağlı. Maalesef devleti yönetenler veyahut da sivil toplum adına yola çıkanlar, siyasi partiler, dernekler, vakıflar, kurum ve kuruluşlar, üniversiteler öğretmenler, doktorlar, gazeteciler, yazarlar yeterli özveriyi göstermezlerse elbet sorunlarımız azalmaz.

Türkiye’de bugün halkın sorunlarında değil bir azalma her geçen gün bir artma varsa, halkın bilinçlenmesinde değil bir artma azalma varsa, bir gerileme varsa elbette karamsar olururuz bizler.

Yeryüzü aydınlığı, bilimin ışığı bütün karanlık noktalara girerken, biz hala Show Televizyonu’nda Reha Muhtar’ın cinayet, tecavüz, intihar olaylarını gözlerimiz açılmış bir şekilde izliyoruz.

Devletin içinde, devlet örgütlenmesinin bir yerlerinde ırkçı, gerici, yobaz bir kesim mevcutsa ve kimi sivil kurum ve kuruluşlar da buna sessiz kalabiliyorsa, hiç kimse kendini bir kenara çekmesin, bugün bilim adamları diyorlar ki, bundan herkes bu arada aydınlar da sorumludur.

 

ALEVİLİK

 

Biraz Anadolu’dan gelelim, siz biraz da benim gibi Anadolucusunuz Şamanlardan da ziyade on bin yıllık uygarlık beşiği Anadolu’nun kültürel değerlerini kucaklıyorsunuz; Kilisesinden Havrasına, Hıristiyanına, ta Hititlerine kadar giden toprakların tüm kültürlerini kucaklıyorsunuz.

Hele ki Hititlerlerden, ki sizin memleketiniz Çorum onların merkezi, Hattuşa’dan yani zaten Anadolu uygarlığının köklerinden geliyorsunuz. Oranın da elbette ki sizin üzerinizde de etkisi var. Anadolu, Anadolu Uygarlığının özgün yorumu Alevilik var ve oradan da biraz tasavvufa geçeceğiz.

 

Alevilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık hakkında biraz  fikirleriniz alalım?

 

Teşekkür ederim Ayhan bey. Bunları zaten bir çok tarih kitapları veya araştırmacı yazarlar çeşitli vesilelerle dile getirmişler değil mi? Kızılbaşlık; bildiğiniz gibi Hz. Peygamber savaşta yaralanıyor. Hz. Peygamber’in dişinin kanını sildiği bir bezi Hz Ali’nin kafasına sarıncı Kızılbaş geliyor, diye nitelendirilen sözler var, bu bir. Ondan sonra 7., 8. yüzyıllarda Horasan’da Erdebil tekkesinde o Şeyh Safiyettin, Sadırettin ve onun oğlu Cüneyt, Cüneyt’in oğlu Şah Haydar var. Yani Şah Hatayi’nin babası Haydar var. Onlar da kafasına hep kırmızı sarıklar sarmışlar, Kızılbaş olduklarını kabul etmişler tarihte. Onlara da Kızılbaş, demişler.

Tabi bu İran değil de İran’dan evvel ki Safavi Devleti sırasında oluyor. Oradan geliyor Kızılbaşlık. Kızılbaşlık terk edildi, Safaviler yok oldu, sonradan Şiileşti, İran’da devrim oldu, bugünkü şekle geldi.

Bu Kızılbaşlar denilen topluluk; Erdebil Tekkesi’nde 12 İmamlar’a Ehlibeyt’e bağlılık duyan insanlar. İbadetler; cemler, nazlar, niyazlar hep Ehlibeyt kökenine yönelik, onların sevgisine yönelik. Otoritenin, Sünni anlayışın kararları değil de Kuran’ın özüne uygun olan yorumlar benimsenmiş. Namaz yerine niyazı koymuşlar, Pir tayin etmişler, Ehlibeyt sülalesinden bir kişiyi o dergahta Mürşit olarak görmüşler.

Ona gelen adam diyor ki; Pir ona ‘yıktığın varsa yap, ağlattığın varsa güldür, döktüğün varsa doldur, haklı kişinin hakkını ver ondan sonra bu meydan gir’ diyor.

Tarikat, Anadolu’da ki Alevi tarikatı Safavi Devleti’nden gelmiştir. Hatta tarihi bir olgudur biliyorsun Antalya’da ayaklanan Şah Kulu Baba olayı onların adına gelmiştir, Safaviler adını ayaklanma çıkmıştır. Anadolu’daki Aleviler de Safavi Devleti’ni desteklemiştir.

Şimdi iş böyleyken burada, La ilahe illallah Muhammeden Reusulluh, diyeni tarikata kabul etmiyorlardı. Ali’yil Veliyullah Veli’yil Aliyullah diyenleri tarikata alıyorlardı, Mürşidi Kamilullah  Kamil’i Mürşidullah, diyenleri yola, ceme alıyorlardı. Ya Allah, Ya Muhammet, Ya Ali” demiyeni ceme almıyorlardı. Oradaki o tarikatın kurucuları arasında Sadırettin, Safiyettin, Cüneyt, Şah Hatayi, Şah İbrahim Veli öyle bir temel atılmıştır.

Pir kapısı dedikleri öyle bir yol kuruluyor, oradan da Anadolu’ya geliyorlar o inanç.

Bizim halkımız da Alevisi, Sünnisi, Çerkezi, Lazı bu güzel kültürümüzü Anadolu kültürünü nereye giderlerse; ister Almanya, ister Fransa, nereye giderse gitsinler, bilgisini oraya götürüyorlar. O derin kültürler, o derin inançlar bu topraklarda kökleştiği gibi gittiği yerleri de aydınlatmıştır.

Alevilik Bektaşilik insan sevgisine dayanır, insana değer verir. Onun özünde, felsefesinde sevgi vardı.

Senin de çok güzel söylediğin gibi ta Hittiler’den bu yana, bu topraklara tüm zenginlikler girmiştir. Anadolu ozanlar yurdudur. İsmet Zeki Eyüpoğlu da çok güzel yazıyor bunları kitaplarında. Nice aydınlar, tarihçiler bunu zaten yazıyor ama anlayan nerede, anlayan kim?

Tarihte biliyorsun daha sonra bu işi çekemiyorlar Osmanlılar savaşıyorlar Şah İsmail ile. O zaman Yavuz insanları kırıyor. Dedeyim, diyen öldürülüyor, Aleviyim, diyen öldürülüyor, Kuyucu Murat tarafından kuyu kazılıyor Alevi Köylerine kafaları kesiyor.

Alevilik unutturuluyor, unutturulmaya çalışıyor, yok edilmek isteniyor. Yani insanlar asimile oluyor. İşte o gün ki asimileyi bugün de yapıyorlar; İmam Hatip Lisesi öğrencisini Alevi Köyüne gönderiyorlar, Alevi’yi asimile yapıyorlar. Aynı zihniyet günümüzde farklı şekilde de olsa aynen işleniyor.

 

Tasavvuf?

 

Tasavvufta ayrı bir boyut var. Tasavvufta Allah insanı yoktan var etmez, vardan var olmaya inanılır. Tasavvufta kendini yok edip haktan biri olmak için, kendini yok eden Tanrı’da var olmalı insan, bana göre tasavvuf budur. Kendini yok edip Tanrı’da var olmak gerekir. Size bir örnek vereyim; bir bardak çay geldi bir kaşık şeker attık, şekerin bir maddi durumu vardır, rendi var, çayın içine karıştırınca ne oldu? Çayın benliği gitti. Şekerin benliği o suda eridiği gibi tasavvufta kişi kendini Hakk’ta bulur. Tasavvuf budur yani. Allah ayrı yerde kul ayrı yerde değildir tasavvufta. Katı İslami görüşle tasavvufun arasında çok fark vardır. Örneğin Beyazıd Bestami, Hallacı Mansur, Cüneyt-i Bağdadi; Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Bedrettin, Hacı Bayrami Veli, Mevlana tasavvuf içindeki bazı isimlerdir. Bunlara göre  var olan bir tek Tanrı kendi vardır. Her şey onun içinde mevcuttur.  İşte tasavvuf Tanrı’nın dışarı vuruşunun görüntüsüdür, bu görüşle hizmet ederler onun için derler ki; seven de Hakk, sevilen de Hakk.

 

Hakk Adem’dedir, deniliyor?

 

O ayrı. Neden? Hakk’ı ayrı yere koyun, Adem’i ayrı yere koyun o ayrıdır. Adem’e can veriyor Allah. Adem’e can Allah’tan geldiği için mayası Allah’tan olur. Bu tasavvufun ayrı bir görüşü bu. Tasavvufta bir yaratan bir de yaratılan yok. Ama senin dediğinde bir yaratan bir de yaratılan var. Yaratan peygamber aracılığıyla kitap gönderdi doğru yolu gösteririr; günahı sevabı gösterir, iyiyi kötüyü gösterir. Kul Allah’a karşı bunları yapmaktan sorumlu olur. Günü dolunca tekrar cennete gider, hurilerle, gılmanlarla zevki sefa yapar, evlenir ama tasavvufta öyle değil. Tasavvufta bir yaratan bir de yaratılan yok; var oluş var. Şimdi üzümün içinden su çıkınca üzümün suyu da üzüm, üzüm de üzüm, anlatabiliyor muyum? Tanrı’nın fışkırması deniliyor buna. Bir dağda diyelim ki volkan olunca lav çıkıyor, inciler çıkıyor onun gibi Tanrı’dan var oluyor kaynak, her şey.

Cennete cehenneme tasavvufta yer yoktur. Buna yükselmek için en iyi yol erken kendini bilmektir. Bir hadis var ya, kendini bilen Rab’bini bilir, diye. Tasavvufta aslolan kendini bilmektir. Bir de bunun membası, kaynağı 72 milleti bütün kainatı sevmektir. Yunus Emre ‘yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü’ diyor. Yunus Emre burada 2 şey koyuyor bir yaratan, bir yaratılan, diyor. Yaratanı hoşgör diyor. Yaratansın sen, diyor. Çünkü bir yaratan, bir yaratılan yoktur. İkilik oluyor o zaman, diyor. Halbuki bir tek varlık var: Tanrı’nın varlığı. Tasavvufun boyutları derin. Hani derler ki aşk anlatılmaz yaşanır, tasavvuf böyledir. Günümüzde bunu kavrayan ozanlarımız çok az. Buna yön veren ozanlarımız çok az. Dün Mahsuni buraya gelmişti, güzel şiirler yazmış tasavvuftan, Sefil Selimi de güzel yazar, efendim Emini Düştü bunlarda tasavvuftan güzel yazarlar.

 

Şimdi tasavvuf konusunu, Alevi geleneğinde işleyen hangi ozanlar var?

 

Emini, Selimi, Emini Düştü, Osman Dağlı yani Maksudi, Mahsuni var.

 

Bunların içinde Coşkun Gönül de var mı?

 

Coşkun da da var, onda da var.

 

Şimdi tabi tasavvuf çok güzel ozanlık geleneği içerinde de anladığım kadarıyla ozanın şiirlerinde tasavvufun yer alması gerekir diyorsunuz, bu cevherdir?

 

Bunu uygun bir yere koyacaksın, çimentoya katacaksın, karıştıracaksın. Nasıl su olmazsa harç  olmazsa, beton olmaz; ozan da tasavvuf olmazsa inancı anlatamaz.

 

Alevi ozanı inancı anlatmalı mı? Anlatmalı.

 

Zorunlu mu? Hayır, zorunlu değil yükümlü.

 

Halk ozanına baktığınız zaman daha başka bir çok önemli konu da var, sevgi gibi?  Tabii. Sevgi, Haykırma, Gurbet, Ağıt, Sıla, Taşlama bunlar da olmalı.

 

Taşlama var, hiciv var aynı şekilde? Her konudan işler halk ozanı.Yani halka tercüman olan duygularını anlatır.

 

Nedir bunların boyutu, yeri ozanlıkta, şiirde? Bir de ozan dediğimiz zaman herkese ozan diyemiyoruz, her şiir yazana ozan diyemiyoruz? Halkın, insanların, duygusal olarak özlemlerini, kederlerini, düşüncelerini, yaşamlarını, isteklerini, inançlarını hepsini işler eserlerinde ozanlar.

 

Bir de şunu sorayım ozanın özgün bir kimliği var; Hüseyin Çırakman’la Mahmut Erdal halk ozanı ama ikisi ayrı ayrı ozanlar. Veya Mahsuni Şerif, Osman Dağlı, Muharrem Yazıcıoğlu hepsi değerli ama hepsi ayrı ayrı… Demek ki kişisel özellikler de olmalı birbirinden ayrılmalı, hepsi aynı temayı, aynı konuyu, aynı dili kullanmamalı? Kendisi hangisini tercih ederse onu söyler, onu tercih eder. İstemediğini söylemez.

 

Ama özünde ne olmalı, yani ayıt edici yönü nedir ozanlığın?

 

Özünde halk olmalı. Bütün halkın her şeyine tercüman olacak kapasitede olmalı. Yalın olmamalı, çok yönlü olmalı. Çok yönlü derken çok inançlı değil çok yönlü duygularını dile getirmeli; acısını, ızdırabını, üzüntüsünü, kederini, sevincini efendime söyleyeyim ağıtını, taşlamasını dile getirebilmeli gerçek ozan. Yani düşünebileceğin, benim adıma benim üzüntülerimi de, benim düşüncelerimi de  söylemiş diyebilmeli kendini o şiirde bulabilmeli halkın her kesimi.

Bir gurbetten anlattık. Hiç gurbete gitmeyen adam ondan bir şey anlamaz, kendini orada bulamaz, dolayısıyla da gurbet şiiri yazamaz doğru dürüst ozan. Ozan yaşadığını yazmalıdır. Gerçekçi olmalıdır.

 

Ozan nelerden beslenmeli, kendini nasıl beslemeli?

 

Ozanın gıdası sabırla, sevgiyle olması lazım, hoşgörüyle olması lazım, meseleye objektif bakması lazım. Bunu hiç şaşırmamalı halk ozanı; hayata, her şeye objektif bakmak zorundadır.

 

Peki siz mesela halk anlatılarını dinlediniz, cemlere girdiniz, orada da anlatılıyordu Hz. Ali’den, Ehlibeyt’ten, geçmiş olaylardan. Veya çok yaygındır masallar, türküler, deyişler, demeler hatta tekerlemeler, böyle sözlü ürünler, her türlü ürün etkiliyor insanı. Siz de etkilendiniz mi bu şeylerden? En azından cemlerde bulunduğunuzu söylediniz ama sizde bir farklılık var; okumaya önem verdiniz, araştırmayı da ihmal etmediniz. Sadece belli yönlerde değil de değişik yönlere de eğildiniz. Sizin özelliğiniz olarak bunları görüyoruz. Siz en çok nelerden etkilendiniz?

 

Evet, doğru ben o yapıya büründüm. Çünkü idealim şuydu; bunlar her ne kadar bilgin görünüyorsa da bunlarda yanılabiliyorlar, yanılabildiklerini bilebilmem için bir şeyler bilebilmeliydim. Çelişkisi var mı, yok mu? Yanlış mı söylüyor, doğru mu söylüyor? Dayanağı doğru mu? Buralara gitmeyi düşündüm. Oraya ulaştıktan sonra bunların haksızlıklarını ortaya koydum ve çekildim.

Bugün hiçbir yerde ceme katılmadım, katılmıyorum. Çünkü eğer bu cem inanç bazında yapılıyorsa inançla hiç ilgisi kalmamış, dedenin elini öpüp bir hayvan kesip bölüşmekten başka bir şey kalmamış demektir. Eğer bu yaşam biçimiyse, inanca dönük değil ise, herkesin eşit şeyler söylemesi lazım burada hak sadece dedenin elinde olmamalı.

Bir sürü boyutu var, 12 boyutu var. Ya inanç boyutu devam etmeli temizlenmeli arınmalı yahut da yaşam biçimini devam ettirmeli inanç boyutunu geriye almalı. Bu budur  başka türlü olmaz. Yanlış söylediğini bile bile adam orada sükut ediyorsa bu dürüstlük olmuyor bugün.

Eskiden halk dedeyi bilge kişi biliyordu. Okuma yazma yoktu halkta. Dedenin söylediği hep doğruydu ama şimdi okuyan, üniversiteyi bitiren talebe var dedenin karşısında, hayatı bilen adam var. O aya gidilmez, aya giden kafirdir, derse dede burada adam sükut ederse bu doğru değildir.

 

Peki dedelik kurumu kalsa cemler devam etse bu dedeler ne yapılmalı, eğitilmeli mi? Bu kurumda nasıl bir değişiklik olmalı? Üniversiteye mi tabi tutulmalı? Bunlar da soydan gelme gibi bir durum da var. Bektaşilerde ilgili, bilgili ve seçilen geliyor, dedeler soydan geliyor. Bilgi, kültür bakımından toplumun da gerisinde kalındığı zaman toplumun da az çok bu inanca ihtiyacı olduğuna göre bunu dengelemek lazım. Sizin öneriniz nedir?

 

Benim önerim bir defa o dedelerin dedelik yapabilmesi için yetkili bir Alevi kurum olmalı buna diploma gibi, icazet gibi, yeterlilik belgesi verebilmeli. Bu düzenleme olmalı. Dede evvel yetiştirecek, imtihan  edilecek. Dışarıdan ilkokulu bitirir gibi imtihan da olur, yetiştirme de olabilir. Tarikatın adabını, yolunu yordamını tek tek ezberletmek lazım.

Eskiden  bize derlerdi ki; tarikatın,  Aleviliğin anayasası İmam Cafer Buyruğu’dur. Demin ki anlattığım Sadrettin Safiyettin, yani Şeyh Safi Buyruğu tarikatın anayasası onlardan bilgi vermek lazım.

Şunu kabaca söyleyeyim; Türkiye’de bugün Aleviliği çok, çok irdelediler. Her kişi ben bunu biliyorum, diye bir şey attı ortaya karmaşa doğdu. Bir gerçekte birleşilmiyor, bir gerçek araştırılmıyor. Hala da dedeler talibinden hakkullah koparma peşinde. Bir gerçeği ortaya koyamıyorlar. Bir karmaşa doğdu, bu iyiye gitmez. Bunu okullaştırmak lazım.

Yalnız bende değil ki çileli yaşam halkta da olduğu için onun sorunu benim sorunum, benim sorunum onun sorunu oluyor onun için o boyut devam ediyor.

Yaşam insanı düşünmeye zorlayan bir şey. Bir geyik bile yaşaması için yaylıma çıkıyor, kendisine düşman olan kurtlara yem olmamak için dereden tepeden gidiyor, yapraktan karnını doyurmaya çalışıyor.

Yaşam insanı ister istemez zorluyor. Şiir de böyle zorluyor. Açlık oldukça yaşam zorlayacak, inanç meselesini insan düşünür, çözer. Ben daha iyi düşünemiyorsam iyi düşünen beni ikna edebilir ama yaşam öyle değil. İnanç bazında adamın birisi daha iyi düşünür. Zaten inançlar hep yıllar boyu düşünmeden kabul edilmiş. Akıl yürütmeden kabul edilmiş. Bunu İsmet Zeki Eyüpoğlu çok güzel açıklıyor. Akılla, diyor inanç birlikte gidemez. ‘Şu kadar birlikte gider’ diyor; ’inancın kurallarını, kuramlarını öğrenmek için akıl gerekli uygulamak için’ diyor. ‘Onu yargılamak, eleştirmek araştırmak için değil’ diyor. Aklın boyutunu çok daraltıyor inanç. Adama sorarsan Allah’ın birliğine inandım, Kuran’ı Kerimi bitirdim, deyip işin içinden çıkacak.

Doğanın, kainatın içinde gizli bir güç var; Tanrı’nın ta kendisi işte evrende yeryüzündeki her şeyi düzenleyen bir Tanrı var.

 

İşkenceler, düşünce suçu, işsizlik bunlar hep toplumsal sorunlar ve baktığımız zaman da Mahmut Erdal’ın dediği gibi Çankaya’ya ulaşıyor yani devletin zirvesine kadar uzanıyor bunların kökeni.

 

Şimdi halk bir sürü talep sahibidir, haklı talepler bunlar. Yaşamak için haklı talepler bunlar. İnsan insanca yaşamak için bir haklı talepte bulunur, bu konuda istek vardır. Yasalar elverişli değil, yasaları yapanlar halka göre yasa yapmadıysa o yasayı nasıl uygulasın? Yasalarla yönlendirilecek bu, yasa Avrupa’da tanınan İnsan Haklarının insana tanıdığını burada tanımadıysa, meclisten bu yasa çıkmadıysa, çıkarılmadıysa, talep edilmediyse elbette halktan bu yönde istek  doğacak ve yine verilmeyecek ve verilemeyecek.

Avrupa da kınayacak bunu. Ama kınamak yetmiyor ki? Burada  aç perişan çilesini çekenin bir kısmını da şükre alıştıracak. Yağını yavanın bu, soğanın bu, imkanlar bu kadar… Şükür de, şükret, diyecek. Halkı şükre alıştıracak. Halk kime inanacak, devlete mi, cemaate mi, sendikaya mı? Bu halk bir kere öyle bir yörüngeye oturulmuş ki devlet dairesinde adam ilk okul mezunu çalışıyor ‘imtihana gireceğim’ diyor, ne olacak? ‘Ortaokul diploması alacağım’, diyor. Niye? Türkiye’de yüksek dereceli okumuşu çok göstereceklermiş Avrupa’ya. Gülünecek şeyler bunlar.

 

Benim bir şiirim vardı işkence deyince;

 

Güçlünün elinde üç türlü silah

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence

İnsanlık bunlardan bir kurtulsa ah

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence

 

Gerek bilir hile ile yalanı

Hoş gösterir vurgun ile talanı

Balık diye yutturur yılanı

Biri baskı, birisi zulüm, biri işkence

 

Zorbadan, zorbaya insana geçen

Sevginin yerine korkuyu seçen

Hak ve özgürlüğü gök iken biçen

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence

 

Emevi Devleti’nin alıştırdığı

Abbasi Devleti’nin  geliştirdiği

Hitler faşizminin çalıştırdığı

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence

 

Ali evladı (Ehlibeyt) işte böyle ezilmiş

Nesimi Bağdat’da böyle yüzülmüş

O gün bugün dürüst insan üzülmüş

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence

 

Bu ağır yükleri taşıyan bilir

Bu kanlı yarayı kaşıyan bilir

Üç türlü acıyı yaşayan bilir

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence.

 

Ne zayıfı bilir ne de güçlüyü

Ayıramaz insanlardan suçluyu

Ağlamış gözünden akan yaşların

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence.

 

Bunların yüzünden fikir kayıbı

Aşağılar hakirdir huyu bu

ÇIRAKMAN’ın dünyamızın ayıbı

Biri baskı, biri zulüm, bir işkence.

 

Burada anlatmak istediğimi şu ‘ağır yükleri taşıyan bilir, bu kanlı yarayı kaşıyan bilir, üç türlü acıyı yaşayan bilir’. Başkası bilemiyor ki masal gibi geliyor yaşamayana.

Ağır yükleri taşıyan biliyor. Ben 12 Eylül’de 3 oğlumla birlikte hiç yere o kadar işkence çektim, adamlar evime gelip geçmiş olsun, demiyorlar ya. Yukarıdaydık diyorlar yolda, gelin hem kahvemi için hem sohbet ederiz ‘polis geliyor biz gelemeyiz senin evine’ diyor. Ben senin için gittim  be adam. Bu halkın daha çok çile çekmesi lazım uyanması için. Gerçekten. Çünkü Ahmet kalk diyorsun uyanmıyor, Mehmet kalk diyorsun uyanmıyor. Yorganına ateş düşecek ki kalksın, canı yansın ki kalksın. Başka türlü olmuyor. Akşam başka, sabaha başka, öğlene başka, ikindisi başka. Hem kendilerini sömürüler hem sureti haktayı görünürler. Gazeteler çarşaf çarşaf yoksulluklarını yazar; ama adam olmazların elini öperler, eteğini öperler, lider yaparlar, oy verirler. Kalkar mı bu baskı, bu zulüm memleketten? Doğru ada seçmiyorlar ki kalksın. Bu 99’da yapılacak seçimde oy kullanmayana ceza var. Demokraside cezalı oy olur muymuş? Hangi tarih yazmış? 12 Eylül anayasasın da vardı gelmeyene ceza. Değişen bir şey yok. Ben oy kullanmayacağım bu seçimde?

 

İnadına kullanmayacaksın?

 

Hayır bana oy kullanacak oyunu verecek adam bul? Yoksa kardeşim niye ceza veriyorsun yahu? Onlara ver cezayı bu adam sana oy vermiyormuş sen haksızlık yapmışsın, sana doymuş de yahu. Öyle değil mi?

 

Peki ne yapmalı? Bu toplumu gerçekten de aydınlık günlere taşıyacak nedir?

 

Halkın madem seçme seçilme hakkı var, Türkiye’de seçerken de seçmeden evvel de seçeceğini iyi bilsin, iyi seçsin halkın elinde bu. Şimdi kendi kendimiz düşünelim şimdiye kadar 10 seneden bu yana yönetimde olan hükümeti yöneten kişilerin ne yaptığını bilmiyor mu bu halk, niye tekrar oy veriyor? O zaman Neşe Çokçalar’ın bir türküsü var ‘kendim ettim kendim buldum’ türküsü, onu çalsın halk, kendi etti kendi bulsun. Halk uyanmadıkça bu bürokrasiye, bu siyasete insan haklarını işlettiremezler kesinlikle. Yarın meclis tatile çıktıktan sonra irtica ile mücadele  yasası çıkacak ya çıkaramayacaklar çünkü. Bir sürü irticacı adam var, mecliste kendi ayağına taktıracak mı o adamlar? Allah, Allah.

İhsani’nin bir şiiri vardı. İhsani o şiirinde diyor ki:

 

‘Sorumluyum ben çağımdan

Düz ovamdan dik dağımdan

Sömürüyü toprağımdan

Kovana dek yazacağım’

 

Halk bunları kovana kadar demokratik yoldan, bunları kovana kadar bilinçli davranmak zorunda. Bu yük, bu ağır yük ancak öyle kalkar. Yoksa demokratik partiler aldırmasın, mahkemeler aldırmasın, adalet aldırmasın devlet aldırmasın, demokratik kitle örgütleri ‘açım ekmek ver’ desin sadece, bilinç vermesin, sendikalar sadece grevle yetinsin, işçiyi bilinçlendirsinmesin, bunu sonu ne olacak. Bu ülke aydınlık günler görebilir mi?

 

Bitiyor zaten bitiriyoruz, ağzınıza, dilinize bugününüze sağlık. Hakk Muhammet Ali yolu bizim ulu yolumuz ama esas bu yolu aydınlatanlar da ozanlar.

 

Sizlere bir fikir verebildiysem mutluyum. Tabi ben düşüncelerimi aktardım, fikirlerimi aktardım. Gördüğümü, bildiğimi, duyduğumu, yanlışların düzelmesi amacıyla anlattım başka her hangi bir art niyetim yoktu. Bunu da belirtmek isterim.

 

 

TARİH            : 19 Ağustos 1998, Mamak, Ankara.

 

Söyleşinin önemli bir bölümü şurada yayınlandı: Bahar Berfin Dergisi, Nisan 2013, Yıl: 19, Sayı: 182, Sayfa: 5/27

 

 

ESERLERİ

  • Aşık Hüseyin Çırakman, Hayatı ve Deyişleri (1956).
  • Hak Yardımcı Her Kuluna, Sen Devam Et Okuluna (1963).
  • Hoş Geldiniz Erenler (1969).
  • Sesimiz (1973).
  • Halkın Sesi Halk Ozanları (İnceleme-antoloji, 1975).
  • Deyişleriyle Dünün ve Bugünün Halk Ozanları, Çorumlu Halk Ozanları, Araştırma-Antoloji, 1992,

Alev Yayınları, İstanbul.

  • Ozanca Yaşamak, Eylül 1999, 350 Sayfa, (Hazırlayan: Sönmez Çırakman), Talmer Matbacılık,

Ankara.

 

 

ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER

 

Güçlünün elinde üç türlü silah

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence

İnsanlık bunlardan bir kurtulsa ah

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence

 

Gerek bilir hile ile yalanı

Hoş gösterir vurgun ile talanı

Balık diye yutturur yılanı

Biri baskı, birisi zulüm, biri işkence

 

Zorbadan, zorbaya insana geçen

Sevginin yerine korkuyu seçen

Hak ve özgürlüğü gök iken biçen

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence

 

Emevi Devleti’nin alıştırdığı

Abbasi Devleti’nin  geliştirdiği

Hitler faşizminin çalıştırdığı

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence

 

Ali evladı (Ehlibeyt) işte böyle ezilmiş

Nesimi Bağdat’da böyle yüzülmüş

O gün bugün dürüst insan üzülmüş

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence

 

Bu ağır yükleri taşıyan bilir

Bu kanlı yarayı kaşıyan bilir

Üç türlü acıyı yaşayan bilir

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence.

 

Ne zayıfı bilir ne de güçlüyü

Ayıramaz insanlardan suçluyu

Ağlamış gözünden akan yaşların

Biri baskı, biri zulüm, biri işkence.

 

Bunların yüzünden fikir kayıbı

Aşağılar hakirdir huyu bu

ÇIRAKMAN’ın dünyamızın ayıbı

Biri baskı, biri zulüm, bir işkence.

 

 

YUKARIDA

 

Hal vurup, harman savuran,

Deliler hep yukarıda

Şu halkı kasıp kavuran

Deliler hep yukarıda

 

Koltuklar dana derisi

Hem ufağı, hem irisi

Acaba nerde gerisi,

Deliler hep yukarıda

 

Bazısı seçilmiş gelmiş

Bazısı atanmış olmuş

Cepleri şey ile dolmuş

Deliler hep yukarıda

 

Kendi bildiğine giden

Kirli bir siyaseti güden

Çevresini zengin eden

Deliler hep yukarıda

 

Çalışıp da yorulmayan

Arsız olup, kırılmayan,

Hesaplar sorulmayan,

Deliller hep yukarıda

 

Bir köşebaşını tutmuş

İri, ufak çok şey yutmuş

Geldiği yeri unutmuş,

Deliler hep yukarıda

 

Sabır kabın taşıranlar

Dalga boyu aşıranlar

Yollarını şaşıranlar

Deliler hep yukarıda

 

Halka surat asa, asa

Hani nerde kaldı yasa

Mühim olan, dolu kasa,

Deliler hep yukarıda

 

ÇIRAKMAN’ım yeter kalan

Halkın ekmeğini çalan

Ruh sağlığı bozuk olan

Deliler hep yukarıda

 

İÇİMDE

 

Dönüp bakman yıkılası yurduna,

Çekip, çekip getiren var içimde

Bilsem düşer miydim senin derdine

Beni yiyip, biteren var içimde

 

Can feda demiştim dostun yoluna

Allah sabır versin aciz kuluna

Ellerimi uzatamam gülüne

Dikenini batıran var içimde

 

Aşka gelip sazım ele alınca

Dertli, dertli dost aşkıyla çalınca

Gece, gündüz hayallere dalınca

Kendisine götüren var içimde

 

ÇIRAKMAN’ım yazdım, beste eyledim

Zavallı gönlümü posta eyledim

Dost için kendimi hasta eyledim

Döşeklerde yatıran var içimde

 

 

BUGÜNE

 

Halkı bölüp milliyetçi cepheler,

Kura, kura getirdiler bugüne

Körler ekmek saçar, kendi tepeler,

Dura, dura getirdiler bugüne

 

Bir mutlu azınlık sürdü sefayı,

Fakir, işçi, köylü çekti cefayı

Eşi, dostu, ahbab için kafayı

Yora, yora getirdiler bugüne

 

Arap çölü yapmak için burasın

Çok örttüler yüzlerinin karasın

Şeriatın, yobazlığın yarasın

Sara, sara getirdiler bugüne

 

Veren alır diyorlardı bu canı

Eğer öldürürsen inancın hanı

Kendi gibi düşünmeyen insanı

Vura, vura getirdiler bugüne

 

Dil, din, ırk ve mezhepcilik ayırıp

Herkes kendi tarafını kayırıp

Yoksul halkı birbirine düşürüp

Kıra, kıra getirdiler bugüne

 

Yanlış sanmam ÇIRAKMAN’ın sözünü

Halk gözüyle bak ki görün özünü

Abdülhamit han’la, Turan izini,

Süre, süre getirdiler bugüne

 

CAN BENİM DEĞİL

 

Eğer benim olsa kimseye vermem

Vücut benim değil, can benim değil

Ben beni başka bir varlıkta görmem

İlik benim değil, kan benim değil

 

Sevgi ile aşk ırmağı daldığım

Kendim imiş arayıpta bulduğum

Birgün olur duyulacak öldüğüm

Şöhret benim değil, şan benim değil

 

Hayat sanki bir su gibi akıyor

Her akışta gerçek dışa çıkıyor

Gören gözler, ileriye bakıyor

Bugün benim değil, dün benim değil

 

Herkes kötülüğü bir yana koysa

Sevgi nimetinden yiyerek doysa

Akıla, fikire, bilime uysa

Nefret benim değil, kin benim değil

 

ÇIRAKMAN’ım sulaktaki kamışım

O varlıktan kazanmışım, yemişim

Benim olmayana, benim demişim,

Ömür benim değil, gün benim değil

 

 

ZOR BİZİ YAKTI

 

Enel Hak diyince Hallacı Mansur

Sorgu bizi yaktı, dar bizi yaktı

Yalan ile hile hükümdar oldu

Sağlam bizi yaktı, kör bizi yaktı

 

Var gibi söylendi alın yazısı

Hayır dedi, inanmadı bazısı

Şehit düştü Fatima Ana kuzusu,

Figan bizi yaktı, zar bizi yaktı

 

Üzene, düzene hep kucak açtık

Erenler yolundan dışarı taştık

Menfaat uğruna doğrudan şaştık

Kazanç bizi yaktı, kar bizi yaktı

 

Sevilen yasta, sevenler yasta

Yalan, hile sağlam, gerçekler hasta

Çorum’da, Maraş’ta, bir de Sivas’ta

Alev bizi yaktı, kor bizi yaktı

 

Bekle ÇIRAKMAN’ım çile dolmayı

Arayıpta kendimizi bulmayı

Sevdik, kabul ettik dürüst olmayı

Namuz bizi yaktı, ar bizi yaktı

 

 

BİLİRMİŞ

 

Aşıklığın erkanını, yolunu

Yana, yana kül olanlar bilirmiş

İnsan olup, insanlığın halini

Bir güzele kul olanlar bilirmiş

 

Aşkla dolu, Aşıklığın çilesi

Ne yalanı vardır, ne de hilesi

Yanardağlar gibi gelmez gülesi

Bir gemiye sal olanlar bilirmiş

 

Ali gibi, Ahmet gibi şişmezler

Nefs atıyla batalığa düşmezler

Cehennemin ateşiyle bişmezler

Her çiçekten ba alanlar bilirmiş

 

ÇIRAKMAN’ım bunu susanlar bilmez

Aklını hırsıyla asanlar bilmez

Her kaba zehrini kusanlar bilmez

Benlikleri pul olanlar bilirmiş

 

 

DOKUNMA

 

Bu nasıl adalet, bu nasıl düzen

Halka dokun, vekiline dokunma

Eşitsizlik, yasa bizleri üzen

Halka dokun, vekiline dokunma

 

Vurgun talan yapıp cebine atsın

Devletin malını hırsıza satsın

Ben vekilim, diye yan gelip yatsın

Halka dokun, vekiline dokunma

 

Yıllar yılı bunlar böyle korunmuş

Kirli kirli beyaz beza sarınmış

Bizde sandık temizlenip arınmış

Halka dokun vekiline dokunma

 

Gazeteciye dokun, yazara dokun

Bürütüse dokun, Sezar’a dokun

Diriye, ölüye, mezara dokun

Halka dokun vekiline dokunma

 

Özgürlük, eşitlik istedik hanı

İnsan haklarını insana tanı

Bu işlerin sakıncalı bu yanı

Halka dokun vekiline dokunma

 

İşsizlikle acıları çeken biz,

Şehit verip göz yaşını döken biz

Bürokrata hergün boyun büken biz

Halka dokun vekilien dokunma

 

Değişmeli onikieylül yasası

Doldu taştı vurguncunun kasası

Bitmelidir halkımızın tasası

Halka dokun, vekiline dokunma

 

Amire memura dokunma sakın

Susurluk diyene bir tavır takın

Burada geriye kim kaldı bakın

Halka dokun, vekiline dokunma

 

ÇIRAKMAN’ım bu su bir gün durulur

Haksız olan koşa koşa yorulur

Ancak ki sandıkta hesap sorulur

Halka dokun, vekiline dokunma

 

 

SEN MİSİN

 

Yıllar yılı aklım fikrim sendedir

Hayalimde yaşattığım sen misin

Elma gibi kızarmıştın dalında

Düşürmeye taş attığım sen misin

 

Gece, gündüz uyku gelmez gözüme

Ateş düştü yanar oldu özüme

Gizli, gizli bakariken yüzüme

Utanarak kaş attığım sen misin

 

ÇIRAKMAN sevgi var, ayrılık niye

Yalancı sevgiler karalar giye

Sevmeyi bilemem küçüksün diye

Aramıza yaş attığım sen misin

 

 

EŞEKLER

 

Fukaranın komuyonu sayılır

Ne yüklesen götürüyor eşekler

Aç susuz kalınca düşer bayılır

Ne yüklesen götürüyor eşekler

 

Bol olursa arpa ile samanı

Anıra anıra geçer zamanı

Dolaşdırın Kırşehiri Kamanı

Ne yüklesen götürüyor eşekler

 

İnek gibi yeşil çayır yiyemez

İnsan gibi kutmu kumaş giyemez

Ne yüklesen götüremem diyemez

Ne yüklesem götürüyor eşekler

 

Yatar uyur duvarlara yaslanmaz

Bazıları arsız olur uslanmaz

Kafasına vuran olsa seslenmez

Ne yüklesen götürüyor eşekler

 

ÇIRAKMAN der elden ele satılır

Kış gününde hastalığa tutulur

Ölür gider dışıraya atılır

Ne yüklesen götürüyor eşekler

 

 

SAVCI  BEY

 

Suçlu, suçsuz tuttuğunu içeri

Döve, söve atıyorlar savcı bey

İki oğlum iftiraya uğradı

Bir senedir yatıyorlar savcı bey

 

Bunlar hiç kimsenin canın yakmadı

Hiç kimseye kötü gözle bakmadı

Tutuklular mahkemeye çıkmadı

Ah dedikçe betiyorlar savcı bey

 

Bu halkı kırdıran, büyük liderler

Halk önünde yanlış yola gidenler

Kin ve nefret sürüsünü güderler

Her gün yalan satıyorlar savcı bey

 

Yürekten bağlıyım cumhuriyete

Evdeki çocuğum hasiret ete

Asla dost diyemem sömürücü ite

Bize kazık atıyorlar savcı bey

 

Gerçekleri söyler ozanın dili

Fakir fukarının kırıldı beli

Hakkı karınca iken, koskoca fili

Lokma diye yutuyorlar savcı bey

 

Anlatsam geride kalışımızdan

Dışardan borç para alışımızdan

Çağdaş düşünceli oluşumuzdan

Bize çamur atıyorlar savcı bey

 

Haklının derisi yüzülür imiş

Vicdanlı insanlar üzülür imiş

Doğru söyleyen ezilir imiş

ÇIRAKMAN’a çatıyorlar savcı bey

 

 

DİKENİN İŞİ

 

Gülü korumaktır dikenin işi

Kondurmaz bülbülü gül kurur gider

Onun aşkı ile figana başlar

Öter ağzındaki dil kurur gider

 

Mecnun gidip geyiklere eş olmuş

Leyla ona hayal olmuş düş olmuş

Gözyaşları ekmeğine aş olmuş

Hep onun ahından çöl kurur gider

 

İnsan mıdır gerçek aşkı bilmeyen

Aşık mıdır yar yoluna ölmeyen

ÇIRAKMAN’ım ağlayıp da gülmeyen

Akmazsa gözyaşım göl kurur gider

 

 

BİR BAHÇIVAN GÜZEL MEYVA AŞILAR

 

Bir bahçıvan güzel meyva aşılar

Alıp o ağaca dal etse beni

İnsanlara hizmet eden kişiler

Çiğneyip üstümü yol etse beni

 

Dost aradım dost yolunda durmadan

Geçdi ömrüm kendi kendim sormadan

Ne incinip, ne incitip yormadan

Pirim kapısına kul etse beni

 

Ömrüm bitip güller gibi solmadan

Yapraklarım çukurlara dolmadan

Cahilin elinde altın olmadan

Alim kesesine pul etse beni

 

Kalaya muhtaçtır kabın bakırsa

İnsan bir kitaptır kumaş dokursa

Dergahın tezgahı kumaş dokursa

Fakirin bacağına şal etse beni

 

ÇIRAKMAN’ım bahtım yeli eserdi

Sanmayın ki aşk bülbülüm susardı

Geçer iken dost yüzüme basardı

Tanrım Kerbela’da çöl etse beni

 

 

BUGÜN BİZE HOŞ GELDİNİZ ERENLER

Arzu ederdiniz bir yol görmeye
Bugün bize hoş geldiniz erenler
Muhabbet bağından güller dermeye
Bugün bize hoş geldiniz erenler

Tarihler boyunca bir milletiz biz
İlimce dünyayı vermiş idik hız
Büyük bir babanın torunlarıyız
Bugün bize hoş geldiniz erenler

İyi insan olmak her şeyin başı
Kardeş biliyoruz her vatandaşı
Anmak için bugün Hacı Bektaşı
Bugün bize hoş geldiniz erenler

Hisse alın Çırakman’ın sözünden
Zerre kaçmaz ariflerin gözünden
Kemal atatürk’ün aydın izinden
Bugün bize hoş geldiniz erenler

 

 

YUKARDAKİLER

 

Hal vurup, harman savuran,

Deliler hep yukarıda

Şu halkı kasıp kavuran

Deliler hep yukarıda

 

Koltuklar dana derisi

Hem ufağı, hem irisi

Acaba nerde gerisi,

Deliler hep yukarıda

 

Kendi bildiğine giden

Kirli bir siyaseti güden

Çevresini zengin eden

Deliler hep yukarıda

 

Çalışıp da yorulmayan

Arsız olup, kırılmayan,

Hesaplar sorulmayan,

Deliller hep yukarıda

 

Çırakman’ım yeter kalan

Halkın ekmeğini çalan

Ruh sağlığı bozuk olan

Deliler hep yukarıda

 

 

HAYATIMDAN BAKAN

 

Eğer benim hayatımı sorarsan

Açılmadan solmuş gül gibiyim ben

Merak edip kimliğimi ararsan

Leylanın gezdiği çöl gibiyim ben

 

Ömür geçti bahtım gülü açmıyor

Gönül kuşum ıras gele uçmuyor

Çoktan beri dost kervanım geçmiyor

Dikenler döşenmiş yol gibiyim ben

 

Hiç kimseye kötü gözle bakmadım

Kabe bildim insan kalbi yıkmadım

Irmak gibi çağlayarak akmadım

Sahipsiz bir batak göl gibiyim ben

 

Bir zamanlar dost bağına dikildim

Taze fidan iken birden büküldüm

Rüzgar esti tam kökümden söküldüm

Şimdi meyva vermez dal gibiyim ben

 

Dost elini alır idim elime

Güzel adını ezber ettim dilime

Genç yaşımda karga kondu gülüme

Bir tek kuruş etmez pul gibiyim ben

 

Çırakman’ım ateş düştü yüzüme

Düşündükçe yaş geliyor gözüme

Vefasızlık hiç bakmadı yüzüme

Ayaklar altında çul gibiyim ben

 

Saygı Duyanlar

 

Dilde dinde renkte ayrım yapamaz

İnsan haklarına saygı duyanlar

Doğar büyür bu gerçekten kopamaz

İnsan haklarına saygı duyanlar

 

Yer tutar içinde sevgi özünde

Gülümseme eksik olmaz özünde

Tüm insanlar birdir onun gözünde

İnsan haklarına saygı duyanlar

 

Halkı aldatmaz kazık atamaz

İşlerine yalan hile katamaz

Karınca gösterip deve yutamaz

İnsan haklarına saygı duyanlar

 

Haksız kazanç ile doyup edemez

Kirli çamaşırlı ayıp edemez

Kişilik kazanır kayıp edemez

İnsan haklarına saygı duyanlar

 

Kafada endişe geçimde kaygı

İnsan haklarıyla emeğe saygı

Onlara yakışan ne güzel duygu

İnsan haklarına saygı duyanlar

 

Halkı ağlıyorsa gülmek istemez

Baskıyı zulmü bilmek istemez

Fil gibi yaşayıp ölmek istemez

İnsan haklarına saygı duyanlar

 

Çırakman aşk ile coşarsın derler

Çalış ki engeli aşasın derler

İnsanlar insanca yaşasın derler

İnsan haklarına saygı duyanlar

 

 

Almayanlar Anlayamaz Yunus’u

 

İyi dalgıç olup aşk deryasına

Dalmayanlar anlayamazlar Yunus’u

Elden belden dilden ahlak dersini

Almayanlar anlayamaz Yunus’u

 

Bir vücutta et kemiğe büründü

Sevgide bir Yunus oldu göründü

Zor çözülür bu muamma derindi

Bulmayanlar anlayamaz Yunus’u

 

İncelik isterdi sohbette sazda

Tabiatta çiçek baharda yazda

Sevdiğini mihrap edip namazda

Kılmayanlar anlayamaz Yunus’u

 

Hakk tecelli etmiş insan yerine

Onun için kötü demez birine

Sevgi saygı aşk kökünü derine

Salmayanlar anlayamaz Yunus’u

 

Çırakman sevgiyle gel Yunus’u

Aşk ile vücutta dolaşırdı kan

Her şeye dünyada zararsız insan

Olmayanlar anlayamaz Yunus’u

 

Bir Aşk

 

Üç duyguyu canım gibi severim

Biri sevgi biri saygı biri aşk

Sazım ile sözüm ile överim

Biri sevgi biri saygı biri aşk

 

Gelip madde ile ruha karışan

Tabiatta güzellikle yarışan

Yetmişi iki millet ile barışan

Biri sevgi biri saygı biri aşk

 

Bunlarla yaşamak bunlarla gülmek

Bunlarla mümkündür gerçeği bilmek

Sen sana dönersin mümkün mü ölmek

Biri sevgi biri saygı biri aşk

 

Çırakman bunlarla iniler sazım

Bunlarla güzeldir baharım yazım

Şu dünyada her insana lazım

Biri sevgi biri saygı biri aşk

 

Biri Hacı Bektaş Biri Atatürk

 

İnsanlığı bile bile gelenler

Biri Hacı Bektaş biri Atatürk

Cehaleti karanlığı silenler

Biri Hacı Bektaş biri Atatürk

 

Felsefe tasavvuf dündarlarımız

İnsanı kamilde enderlerimiz

Bilimde teknikte önderlerimiz

Biri Hacı Bektaş biri Atatürk

 

Yunus Emre bu dergahta yetişti

Seve seve aşkı ile tutuştu

İkisi de halkı için ötüştü

Biri Hacı Bektaş biri Atatürk

 

Bak Mevlana ne olursan gel demiş

Hacı Bektaş ustanı hem bil demiş

Atatürk de medeni ol gül demiş

Biri Hacı Bektaş biri Atatürk

 

Çırakman vecize söz bırakanlar

Dilimize Türkçe öz bırakanlar

Gerçeğe götüren iz bırakanlar

Biri Hacı Bektaş biri Atatürk

 

Unutmam

 

Gülümseyip gözlerinin içine

Sevgi ile bakışını unutmam

Akıl fikir benliğimin içine

Gizli gizli akışını unutmam

 

Ben şaşırdım bahar ömrüm göz yaptın

Dayanamam aşkın ile tez yaptın

Kalp evime çizgi çizgi iz yaptın

İçimdeki nakışını unutmam

 

İlkbaharda koyun kuzu melerken

Garip gönül bir sevdaya yelerken

Kirpiklerin şu sinemi delerken

Hançer gibi kakışını unutmam

 

Çırakman tat kaçtı tatlı aşımdan

Çatlaklar çoğaldı sabır taşımdan

Kerem gibi duman tüter başımdan

Aslı gibi yakışını unutmam

 

Hep

 

Halk içinde halktan yana aşıklar

A’dan Z’ye kadar işlemişler hep

Bunu anlamayan kirli kaşıklar

Ustanın malını heçlemişler hep

 

Türküler maniler aşığın malı

Ustaca işleyip yaptılar balı

Her gelen ırgalar sahipsiz dalı

Üstelik kabuğun düşlemişler hep

 

Nicesi bunlarla şöhret yapıyor

Nicesi bunlarla köşe kapıyor

Gerçek kaynak ile ilgi kopuyor

Onları inkara başlamışlar hep

 

Kendi dilimizde söz kaynağımız

Halkın sinesinde göz kaynağımız

Kendi kültürümüz öz kaynağımız

Yaban gülü ile aşlamışlar hep

 

Sanatçı aç kalıp yavan yeyince

Yeni alamayıp eski giyince

Hakkımızı bize verin deyince

Hor ve hakir görüp haşlamışlar hep

 

Çırakman gerçekler görülmedikçe

Haksızlık aradan sürülmedikçe

İnsanın hakları verilmedikçe

Aşıklar şiirle taşlamışlar hep

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın