ŞAHIM BİZE KIRKLAR DERLER

 

 

 

 

 

 

 

Her şey her zaman ki gibi başladı.

Lokmalar hazırlandı, temiz elbiseler giyinildi, diğer hazırlıklar tamam edildi ve cem evine gelindi.

Yine her zaman ki gibi lokmalar hizmet sahiplerine teslim edildi, cem başlamadan canlarla hasret giderildi, dede ile sohbet edildi, çay içildi ve cem zamanı kapıya niyaz edilip eşiğe basmadan cem meydanına varıldı.

Her şey her zaman ki gibi yerli yerince yapıldı.

Cem başlayıp dede gülbankını dillendirip zakir avaz edince, bir farkındalık olduğunu hissetmeye başlamıştı Mansur.

Cem ibadeti ile daha bir bütünleşmiş, algılaması daha bir gelişmiş ve duyu organları her zamankinden daha hassaslaşmıştı.

Hizmetler görülüp dede hizmet sahiplerine dua verdikçe, zakir duaz ve deyişleri dillendirdikçe Mansur terliyor, sakinleşiyor, coşuyordu.

Bu birinden farklı ve aynı zamanda çok güçlü duyguları bir arada yaşıyordu.

Cem başladıktan sonra edep erkan ile oturmuş, sağ elini kalbinin üzerine koymuş, sol elini dizinin üzerine indirmiş ve gözlerini kapatarak can kulağı ile görerek cem ibadetini yapıyordu.

Özünü birliyor, özünü dara çekiyor, gönül evreninde cümle kainat gibi aşk ile semah dönüyordu Mansur.

Zakir tevhit ve miraçlamayı okurken Mansur tevhit haline ulaşmış, birliği yakalamıştı.

Bedenen cem meydanında can olarak ise başka bir meydandaydı.

Şaşırması, hayret etmesi ve tüm bunlara anlam vermesi gerekirken, oldukça sakin ve sanki daha önce bu mecliste yer almış gibi bir hali vardı.

Küçük, kare seklinde, açık kubbesi ile yıldızların görüldüğü bir mekandı bu meydan.

Tek bir delil yanıyor olmasına karşın meydan oldukça aydınlıktı.

Meydanda bulunanların saçtıkları nur gök kubbeye doğru yayılıyordu.

Yüzlerine seçmeye çalıştı, seçemedi.

Kadın, erkek, genç, yaşlı farkındalığı yoktu.

Hepsi aynıydı ve bir o kadar farklı.

Nasıl oluyordu bu?

Aynı olmak ve aynı zamanda farklı olmak.

Anlam vermeye çalışmaktan vazgeçti Mansur.

Önemi yoktu simalarının nasıl olduğu ve nasıl göründükleri.

Hepsi halka şeklinde oturmuş, tıpkı cemde olduğu gibi cemal cemale ibadet ediyorlardı.

Mansur bu meydandaydı, fakat meydana fiziki olarak etki edemiyordu.

Dokunmak istiyor dokunamıyor, yürümek istiyor yürüyemiyor, ses vermek istiyor veremiyordu.

Bir köşede izliyordu Mansur, cem olan bu canları.

Ne kadar öyle kaldı, nasıl bir dua ediyorlardı bilinmez.

Bütün bu bilinmezliği kapının çalması bozdu.

Aralarından birisi “kim o” diye seslendi.

“Ben peygamberim, açın kapıyı” dedi kapıya vuran.

Mansur bu sözü duyunca sabit olduğu yerden irkildi.

Şimdi fark ediyordu nerede olduğunu.

Kırkların cemindeydi.

Yine aralarında birisi dedi ki “bizim aramızda peygamberin işi yok, var git peygamberliğini ümmetine yap”.

Bu sözleri duyunca Mansur en son cemevinde yaptıkları Hak kelamında bu konuyu işlediklerini hatırladı.

O muhabbette bulunanlardan birisi sormuştu; “nasıl olur da Kırklar kendi aralarına peygamberi almazlar, bunu nasıl açıklamak gerekir” diye sormuştu.

Bu soruyu cemevinin hizmetkarlarından Yusuf dede cevaplamıştı: “peygamber hangi toplumu gelir ve niye gelir” diye sorarak başlamıştı.

Cevabı da yine kendisi vermişti: “peygamber, haber getirendir, elçidir, Hakkın mesajını ve hakikati tekrar körelmiş ve yoldan sapmışlara hatırlatmak için gönderilir.

Yani peygamberlik Hakkı unutmuş ve hakikatten sapıp bozulmuş toplumlara gönderilir.

Oysa Kırklar Hakkı unutmuş, hakikatten yüz çevirmiş, sapmış, bozulmuş bir toplum değiller ki.

Aksine, Kırklar arıdır, arınmışlardır, Gürüh-ü Nacidirler.

Dolayısıyla Kırklara peygamber gerekmiyor, Hakkı unutmuş ve hakikat yolunu kirletmiş olanlara gerekiyor.

Ondandır diyorlar ki git peygamberliğini ümmetine yap.”

Şimsek hızıyla bu sohbet hatırına geldi Mansur’un.

Kapı bir kez daha çalındı (ki artık Mansur onun kim olduğunu biliyordu) ve bu defa kapıdaki zat; “ben yoksul ve fakirlerin hizmetçisiyim” dedi.

Bu sözün üzerine kapı açıldı ve hep birlikte “hoş geldin, gelmen mübarek olsun” dediler.

İçeri giren hazret; “canım size kimler derler” diye sordu.

İçeridekiler yine hep birlikte “Şahım bize kırklar derler” diye cevapladılar.

Çok kısa bir an sonra “biriniz eksik” dedi Hazret.

“Salman şeydullaha gitti, ondandır noksan birimiz” dediler.

“Peki sizin ulunuz kim, büyüğünüz kim” diye sordu Hazret.

“Bizim ulumuzda, büyüğümüzde bir” dedi Kırklar yine hep bir ağızdan.

Hazret bu söz üzerine tereddüt edince, içlerinden birisi (ki Mansur bunun Hz. Ali olduğunu biliyordu artık) koluna neşter ile bir çizik attı.

Bunun üzerine hepsinin kolundan kan damladı, bir damlada kubbeden geldi.

Bunun üzerine neşteri vuran kolunu sardı, diğerlerininde kanı kesildi.

Bunun ardında elinde bir üzüm tanesi ile (ki bu Salman’dı) birisi yaklaştı hazrete.

Hazret eline aldığı bu taneye bakarken kudretten bir tabak geldi ve hazret içinde ezdi bu üzüm tanesini ve uzattı Kırklara.

Sırasıyla Kırkların hepsinin elinde dolaştı tabak.

Kırklar bundan sonra “Ya Hak” dediler ve hep birlikte semah dönmeye başladılar.

Öyle bir aşkla semah dönüyorlardı ki o dairesel meydanda değil, arşın bilinmedik katmanlarında semah dönüyorlardı.

Hazrette katıldı semaha ve hepsi birlikte aşk ile semaha durdular.

Onlar böyle aşk ile semaha durunca Mansur da olduğu yerden gözlerini kapatıp onlarla semah dönüyordu.

Gözlerini açtığında dedenin kendisini, kendisi gibi semah dönmüş olan ve diğer hizmet edenlere verdiği duaya “Allah, Allah” diyerek buldu.

Dede duasını bitirirken “semahınız Kırklar semahı ola” diye bitirdi.

Mansur, artık bu andan sonra daimi olarak gönül evreninde Kırklar ile semah döneceğini biliyordu.

Remzi Kaptan