NASIL BİR EĞİTİM İSTİYORUZ…

1- Eğitim ulusal olmalıdır.

2- Eğitim bilimsel olmalıdır.

3- Eğitim laik olmalıdır.

4- Eğitim karma olmalıdır.

5- Eğitim uygulamalı olmalıdır.

 Eğitimin Ulusal Olmalı

Atatürk’e göre; “tam bağımsızlık”; yalnızca askeri, siyasal, ekonomik değil aynı zamanda tüzel (hukuk), eğitsel ve kültürel gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bunu, “Bir ulusta, şeref, onur, namus ve insanlığın varlığı, o ulusun özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasına bağlıdır” diyerek vurgulamıştır. Bu bağlamda okulun eğitim ve öğretimde bir “merkez” olarak ele alınıp değerlendirilmesi, bağımsızlığın korunmasında görevler üstlenmesi zorunludur.

Atatürk; 16 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nin açılış konuşmasında şöyle demiştir: Bugüne kadar izlenen eğitim ve öğretim yöntemlerinin, milletimizin gerileme tarihinde en önemli etken olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli eğitim programından bahsederken eski devrin hurafelerinden, toplumsal yapımızla hiçbir ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen tüm etkilerden tamamen uzak milli özelliklerimize ve tarihimizle bağdaşabilen bir kültürü kastediyorum.

Atatürk’e göre “Bir ulusun yükselmesi ve gerilemesi de eğitimin ulusal olup olmaması ile ilgilidir.” O hep eğitimin ulusal değerlere dönük olmasını savunur. Atatürk’e göre ulusal olmayan eğitimimiz, yüzyıllardan beri süregelen yıkımlarımızın temel nedenidir. O’nun ulusu; ulusal çıkarları herşeyin üstünde tutan, bir ulusçuluk anlayışıdır. O Türk ulusunu yalın ve net olarak tanımlamıştır: “Türkiye Cumhuriyeti”ni kuran Türkiye Halkına Türk ulusu denir”. “1934 yılındaki resmi tanımlamaya göre de, ulus dili, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür”.

Bu konu ayrıntılı bir biçimde Şubat 1924 tarihinde Darülfünun emini (rektörü) İsmail Hakkı Bey’in (Baltacıoğlu) başkanlığında fakülte reisleri ve müderrislerden oluşan bir kurulun, İzmir’de bulunan Atatürk’ü evinde ziyareti sırasında görüşülmüştür. O tarihte henüz “Öğretim Birliği Yasası” kabul edilmemişti. Atatürk; rektöre “Eğitim dinsel mi olmalı, yoksa ulusal mı olmalı?” sorusunu sorar. Bu soruyu rektörler şöyle yanıtlar:

Din toplumsal bir kurumdur. Toplum hayatında yaşamaktadır. Fakat devlet, onu okullarında öğretmeye mecbur değildir. Devlet eğitiminin karakteri ancak ulusal olabilir. Devrim, kurumlarını laikleştirmelidir. Arkasından Atatürk şu soruyu yöneltir: Böyle bir laizasyon hareketini halk nasıl kabul eder? Yanıt şöyle: Türk ulusu laik eğitim esasını çok iyi kabul edecektir. Çünkü dünyanın en gerçekçi, en olumlu kafa yapısına sahip bir ulusudur.

Yeni Türk toplumunun eğitimi nasıl olacak, Doğu modeli mi Batı modeli bir eğitim mi olacak? Bu tartışmaları Atatürk şöyle noktalar: Efendiler! Asırlardan beri milletimizi idare eden hükümetler eğitimimizi geliştirme çabalarında bulunmuşlardır. Ancak bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için Doğuyu ve Batıyı taklit etmekten kurtulmadıkları için sonuçta milletimiz cehaletten kurtulamamıştır.

Atatürk; 22.9.1924 tarihinde Samsun’da yaptığı konuşmada bu konuya açıklık getirmiştir:

Ben burada yalnız yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kuşaklara vereceği eğitimin milli eğitim olduğunu kesinlikle belirttikten sonra diğerleri üzerinde durmayacağım, ne demek istediğimi kısa bir örnekle açıklayacağım:

Efendiler! Yeryüzünde üç yüz milyonu aşkın Müslüman vardır. Bunlar ana, baba, hoca eğitimiyle eğitim ve terbiye almaktadırlar. Ancak üzülerek söylüyorum, işin gerçek olan yanı şudur ki, bütün bu milyonlarca insan şunun ya da bunun kölesi durumundadır. Aldıkları dini eğitim onlara bu kölelik zincirlerini kırabilecek insanlık değerlerini vermemiştir, veremiyor. Çünkü, eğitimlerinin hedefi milli bir eğitim değildir.

Bu konuda, 1925 yılında Başvekil İsmet Paşa, Muallimler Birliği toplantısında öğretmenlere şöyle seslenmiştir:

Milli terbiye istiyoruz. Bu ne demektir? Bunu, zıddıyla daha vazıh anlarız. Milli terbiyenin (ulusal eğitimin) zıddı nedir derlerse söyleyebiliriz. Bu belki dini terbiye, yahut beynelmilel terbiyedir. Sizin vereceğiniz terbiye dini değil milli, beynelmilel değil, millidir. Dini terbiyenin milli terbiyeye tearuz (çatışma) etmediğini, her iki terbiyenin kendi yollarında en temiz bir tecelli (belirme) göstereceğini zaman ispat edecektir. Beynelmilel terbiyeye gelince; esas itibariyle dini terbiye dahi bir nevi beynelmilel terbiye demektir. Bizim terbiyemiz kendimizin olacak ve kendimiz için olacak.

Öğretimin Birleştirilmesi harf devrimi, Türk Dil Kurumu’nun ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulması vb. hepsi ayrı ayrı; “eğitim ulusal olmalıdır” ilkesinin sonuçlarıdır. Böylece ulusal eğitimimiz, tümüyle Türk olacak, Doğu’da Batı’da taklit edilmeyecektir.

Öğretim Birliği Yasasının kabulünden 79 yıl, Türk alfabesinin uygulamaya konulmasından 76 yıl, dil devriminden 72 yıl sonra bugün (2004) eğitimimiz ne ölçüde ulusaldır?

Eğitim Bilimsel Olmalıdır

Atatürk’te bilimsellik bir yaşam biçimidir. Bu bağlamda şu vaziyeti bugünü de aydınlatıcı niteliktedir:

Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır… Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilimin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.

Yaşamın her kesiminde olduğu gibi eğitimi de bilime ve akla dayandırmak en doğru yoldur. Çağdaş Türk insanının yetiştirilmesinde izlenecek yöntemin ne olması gerektiğini Atatürk şu veciz sözlerle açık seçik ortaya koymuştur: “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir”. Devrimlerin gerçekleşmesinde de, bilim ve akıl yolu izlenmiştir. Eğitim konusunda da Atatürk, çalışmalarını bilimin yol göstericiliğinde sürdürmüştür. Milli Eğitim Bakanlığı ülkenin tanınmış eğitimcilerini 15 Temmuz- 15 Ağustos 1923 tarihinde Ankara’da toplantıya çağırarak ülkenin eğitim sorunlarına çözüm aramıştır. Bu “Birinci Bilim Kurulu”dur (Heyeti İlmiye). Bu bilim kurulu üyeleri; eğitimde iki başlılığa güzel bir örnek olarak medreseli-mektepli ayrımını tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur. İsmail Hakkı Tonguç’a göre, Heyet-i İlmiye azalarından (üyelerinden) bir kısmı Doğu İslâm kültürünün değerlerine, bir kısmı Avrupa uygarlığına bağlı bulundukları diğer bir kısmı da eğitim meselelerini, onları çözmeye yarayacak pedagoji prensiplerini hiç bilmeyen kimseler olduğu için meselelerin hemen hiçbirini çözülemedi… Yalnız bu konuşmalardan şu cihet açıkça anlaşılmıştır ki medrese-mektep ikiliği devam ettiği müddetçe Türkiye eğitim kurumlarını çağdaşlaştırmak kolay kolay mümkün olamayacaktır… Her şeyden önce ve her işe tercih edilerek medrese-mektep ikiliğini ortadan kaldırmak lazımdır.

Bu gelişme de, Öğretim Birliği Yasası’na çok önemli bir gerekçe oluşturmuştur.

Eğitim Laik Olmalıdır

Laik eğitim ya da eğitimin laikleştirilmesi; “medrese-mektep” ikilemine, daha açık bir deyişle ikiliğine sürtüşmesine de bir çözüm olarak düşünülmüştür. Bu anlamda laik eğitim ulusal birliğin de çimentosudur.

Öyleyse laik eğitim nedir?

Fransızca sözlük laik eğitimi şöyle tanımlamaktadır: Sivil toplumun ve din toplumunun ayrılması ilkesi. Devlet hiçbir dinsel güç icra etmez. Kilise hiçbir siyasal güç icra etmez.

Laiklik, yalnızca eğitim alanında geçerli bir ilke değil, aynı zamanda bir düşünce ve yaşam biçimidir, dolayısıyla her tür düşünce özgürlüğünü tüm yönetim, hukuk, kültür konularını da içerir.

Klasik anlamda laiklik önce sivil toplumun dinsel toplum karşısında mutlak bağımsızlığını; ikinci olarak da manevi alanda yansızlığını gerektirir. Böylece bireyler tam olarak özgürdürler, inançları ya da inançsızlıkları yalnızca kendilerine kalmıştır hiç değilse kamu düzenine dokunan dışa dönük gösterilere yol açmadıkları takdirde devleti ilgilendirmezler… İşte bu anlamdadır ki Türk Anayasası laikliği bir anayasal ilke olarak benimsemiştir.

Laiklik; bir toplumda bireylerin herhangi bir inanca sahip olma ya da olmama konusunda tam özgür olmaları ve bu yüzden (yani belli bir inanca sahip oldukları ya da herhangi bir inancı paylaşmadıkları için) kamu yaşamının hiçbir alanında -işyerinde, bankada, otobüste, hastanede, parkta, sokakta…- ne olumlu, ne de olumsuz yön de hiçbir farklı işlemle karşılaşmamaları, bir cümleyle eşit hak ve yükümlülüklere sahip olmaları demektir.

Laiklik ilkesi, Türk Devriminin olmazsa olmazıdır. Bu konuyu T. Zafer Tunaya şöyle açıklamaktadır:

Türk inkılabı dine, “sırf bir itikad” (inanma) manzumesi olarak dinin kendisine” karşı savaşmamıştır, batıl itikatlara “islamidir” diyen, onlara uymayanları dinsiz sayan, bütün sosyal hayatı medrese skolastiğinin ve gerici görüşlerin vesayeti altına alan, almak istemekte bulunan çevrelere karşı intikal etmiştir.

Laik eğitim; dinden emir almayan düşünce ve davranış sürecidir. Laik eğitim; dogmatik değil, akılcı ve bilimsel eğitimdir.

Tunaya laik eğitimi şöyle yorumlamaktadır: “Öğretimin laikliği, kapılarını bilimsel düşünceye açması gereken bir sistemin kurulmasına dayanır. Bütün bu gidişler hiçbir suretle Türk İnkılabı’nın dinsizliği anlamına gelmez”.

Sonuç olarak her velinin çocuğuna istediği dini eğitimi vermede ya da dini eğitim vermeme de özgür olması biçiminde yürütülen eğitim süreci laik eğitimdir. Kız öğrencilere; örtünmeleri, kara çarşafa bürünmeleri için parasal, ayni, tinsel (manevi) hiçbir baskı yapılmaması laik eğitimdir. Bu tür dinsel duyguların TBMM ya da seçim kampanyaları vb yerlerde bir siyasi sömürü malzemesi yapılmaması laik eğitimdir. Her okula bir mescit, her üniversiteye bir cami yapılmaması laik eğitimdir. Tıp fakültelerinde kadavranın külot giydirilmeden incelenmesi laik eğitimdir. Öz olarak laik eğitim, bilimsel eğitimdir. Laik eğitim düzeninde; güneş sistemi, yerbilim, gökbilim gibi konular dogmatik değil, bilimin ışığında incelenebilir. Laik eğitim; okullarında hiçbir dinin ya da mezhebin kurallarının zorunlu olarak öğrencilere öğretilmediği bir düzendir. Laik eğitimin hedefi; bağnaz olmayan, özgür düşünceli insan yetiştirmektir. Öyleyse demokrasinin güçlenmesi için laik eğitimin birinci görevi; Türk insanına özgür düşünme, davranış ve yeteneği kazandırmaktır.

Laik eğitim denilince, dogmatik değil, akılcı ve bilimsel eğitim anlaşılmadır. O zaman halen okutulmakta olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde okutulan bilgilerle biyoloji, tıp, fen bilgisi, tarih, coğrafya vb. derslerde okutulanlar birbiriyle çelişmez. Bu konuda çok değerli bir tarihçi şu örneği veriyor: “Bir arkadaşımın çocuğu iki yıl önce babasının yanına geldi, “baba ne yapacağımı şaşırdım?”, “niçin yavrum?” “Bugün biyoloji hocası geldi dünyanın oluşumunu, insanın yaratılışını anlattı, arkasından din dersi hocası geldi, insanın başka türlü yaratıldığını anlattı.”

Bu ölçüler temel alındığında, ulusal eğitimimiz ne ölçüde laiktir? 1960, 1971, 1980 ve 1997 yıllarındaki gelişmeler dikkate alındığında demokrasimiz ne denli sağlıklı ise demokrasinin bir tür altyapısını oluşturan ulusal eğitimimiz de o denli laiktir. Laik eğitim; demokratik düzenin “olmazsa olmazı” ise eğitimin toplum yaşamındaki önemi de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: Laik eğitim olmazsa, demokrasi olmazsa laik eğitim dizgesi olmaz.

Atatürk’ün en duyarlı olduğu konuların başında laiklik gelmektedir.

Eğitim Karma Olmalıdır

Osmanlı döneminde kız ve erkek okullarının ayrı olması kadın nüfusun aleyhine eğitimde fırsat ve olanak eşitsizliğine neden olmuştur. 1926 yılında Medeni Kanunun kabul edilmesiyle kadınlara erkeklerle eşit haklar tanınmıştır. Ama kız ve erkek öğrenciler hâlâ ayrı okullarda öğrenim görüyordu. Cumhuriyetin kurulduğu yıl (1923 1924), Türkiye’nin toplam nüfusu 12 milyon dolayında tahmin ediliyordu. Bu nüfusun yarıdan çoğu kadındı. Anılan yılda nüfusun okur-yazar oranı %10’u geçmiyordu. Bu yüzde 10’un da çoğu kentli idi. Nüfusun yüzde 80’den fazlası köylerde oturuyordu, onların da yüzde 90’dan fazlası okumaz-yazmazdı. Kırsal kesim de okur-yazarların hemen tümü erkeklerdi. Yunan askerinin 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’de denize dökülmesinden dört ay sonra Atatürk İzmir’de halkla konuşmasında kadınların toplumun ekonomik ve toplumsal yaşamında ikinci planda bulunmasının ulusumuzun gelişmesini engellediğini belirterek şunları söylemiştir:

Ulusumuz kuvvetli bir ulus olmaya azmetmiştir. Bugünün gereklerinden biri de kadınlarımızın her alanda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan böyle kadınlarımız da bilgin olacaklar ve erkeklerin gördükleri tüm öğrenim derecelerini geçeceklerdir. Sonra kadınlar toplumsal yaşamda erkekler birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı olacaklardır.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonraki ilk Milli Eğitim Bakanı İsmail Sefa (Özler) de 1923 yılında yaptığı bir konuşmasında Cumhuriyet rejiminin kadın hakları konusunda titiz davranacağını, gerek okulda gerek toplum yaşamında her iki cinse eşit haklar vereceğini savlamıştır.

Kızlarla erkekler arasında gençlik noktasından, öğrenim noktasından Eğitim Bakanlığı hiçbir fark düşünmemiştir ve düşünmeyecektir. Genç kızlarımız ve genç erkeklerimiz aynı sistem içinde yetişeceklerdir. Kız ve erkek aynı yolda gidecektir.

Eğitim tüm çağ nüfusuna yaygınlaştırmak için Türkiye’de, kızlar için ayrı, erkekler için ayrı okul açmanın ekonomik güçlükleri de bilinmektedir. Cinsiyet itibariyle ilk resmi istatistikilerin bulunduğu 1927-1928 öğretim yılında ilkokul öğrenimi gören 461.985 öğrencinin yalnızca 133.969’u (yüzde 29) kızdır. Aynı yıl ortaokul öğrenimi gören öğrencilerin yalnız yüzde 18.9’u, lise öğrencilerinin de yüzde 28’i kız öğrenci idi. Kuşkusuz bu eşitsizliğin düşük düzeye düşürmek için, 1927 yılın da M.E.B. Ortaöğretim Dairesi karma eğitimi hedefleyen bir tasarı hazırladı. Talim ve Terbiye Dairesince incelenen bu tasarı, yalnızca ortaokulda karma eğitimin denemesini Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’ye önermiş, ancak bakan sorumluluğunu üstlenerek, o yıl var olan 70 ortaokulda karma eğitime geçilmesine kara verilmiştir. Ortaokullardaki uygulamalardan olumlu sonuç alınması üzerine 1928-1929 öğretim yılında tüm liselerde karma eğitime geçilmiştir. 73 yıl sonra bugün bu ilkeye ne ölçüde uyulmaktadır? İmam-Hatip lisesi ve Kur’an Kurslarında kızlar ve erkekler ayrı sınıflarda öğrenim görmüyorlar mı?

Eğitim Uygulamalı Olmalıdır

Mahalle mektepleri ve medreselerde çok yaygın olan ezberci eğitimin ne bireye, ne topluma hiçbir yararı olmadığı biliniyordu. Kuşkusuz bu nedenle Atatürk, 1 Mart 1923 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada şöyle diyordu: Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem bilgiyi insan için bir süs, tahakküm aracı veya medeni bir zevkten ziyade, yaşamda başarılı olmayı sağlayan pratik ve kullanışlı bir araç haline getirmektir.

Bir yandan yaygın olan cehaleti ortadan kaldırırken öte yandan toplum hayatında yapıcı, etkili ve verimli insanlar yetiştirmek gerekir. Bu da ilk ve ortaöğretimin, uygulamalı öğrenme ilkesine dayanması ile gerçekleştirilebilir. Türk eğitim tarihinde uygulamalı eğitime en güzel örnek Köy Enstitüleri uygulaması olmuştur.

Köy Enstitüsü dizgesi ile eğitime başlıca dört işlev yüklenmişti: Eğitsel, ekonomik, toplumsal ve siyasal.

Eğitsel işlev; her düzeydeki eğitimin kapılarının köylüye açılması hedeflenmekteydi.

Ekonomik işlev; eğitim yoluyla köylünün, geleneksel üretim yöntemlerinden kurtulup, tarımda ve el sanatlarında çağdaş yöntemleri kullanması hedeflenmişti.

Toplumsal işlev; eğitim yoluyla köylünün kendi kültürünün bilincine varması bunu geliştirmesi, böylece geleneksel, içe kapanık yaşayış biçiminden kendini kurtarması hedeflenmekteydi.

Siyasal (yönetsel) işlev; eğitim yoluyla köylünün ilkin kendi köyü içinde ağa yönetiminden kurtulup kendi kendini yönetmesi sonra da bu yolla ülke yönetimine katılması hedeflenmekteydi.

Bugün Türk eğitim dizgesi, Köy Enstitüleri ile kazanılan uygulamalı eğitimin neresinde? Söz gelişi bir lise mezunu, öğrendiği fizik dersinden bir evin elektrik tesisatını kurabilecek düzeyde uygulama öğrenebiliyor mu? Bugün Türk eğitim dizgesinde öğretme-öğrenme, yükseköğretime girişe endekslenmiştir. Okulda, dershanede özel derslerde gençler “mekanik” olarak test çözmeye özendirilmektedir. Ya yükseköğretime giremeyenler?

Bu ilkeleri belirlerken Atatürk’ün nasıl bir Türk insanı istediği de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. O, ümmetçi bir toplum anlayışından Türk ulusçuluğuna teba anlayışından halkın egemenliğini temel alan bir düzene geçilmesinde, en başta gelen öğrenim eğitim olduğunu biliyordu. Bu nedenle din temeline dayalı bir devlet düzeninden laik devlet düzenine geçilmiştir. Bunun gerçekleşmesi eğitimin laik olmasına bağlıdır.

Laik eğitimin ilk ve en büyük harcı da, Öğretim Birliği Yasasıdır.

Devrimci Atılımın Önü Nasıl Kesildi?

Cumhuriyetimizin kuruluşunun 76., Öğretim Birliği Yasasının kabulünün 75. yılında (1999) gelinen durum nedir?

1. Üç kanallı eğitim 75 yıl öncekinden daha bilinçli olarak yeniden başlamıştır. Bir yanda evrensel boyutta ve bilimsel eğitim-öğretim hizmeti sunan çağdaş okullar, öte yanda şeriata özlem duyan ve kimi köktendinci partilerin mücahitlerini yetiştiren Kur’an Kursları ve İmam-Hatip Okulları-ki bu iki tür okulda öğrenim görenler çağdaş okullardaki öğrenci sayısından daha hızlı artmakta-bulunmaktadır. Ayrıca İlahiyat Fakülteleri de İmam-Hatip Liselerine meslek dersleri ve ilköğretim ve ortaöğretime Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni yetiştirmektedir.

İlk kez 1948-1949 öğretim yılında on ayrı il merkezinde din görevlisi gereksinimi karşılamak amacıyla on aylık bir süre ile deneme niteliğinde imam-hatip kursları açılmıştır. Ancak 13.10.1951 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı Müdürler Komisyonu 601 sayılı kararı ile yedi ilde ilkokula dayalı yedi imam-hatip okulu açılmıştır. 4 Haziran 1949 tarihinde, Ankara Üniversitesi’ne bir ilahiyat fakültesi kurulmuştur. 1996-1997 öğretim yılında İmam-Hatip okul sayısı 601, öğretmen sayısı 18.809, öğrenci sayısı (ortaokul 318.775, lise; 192.727) 511.502’dir. 1996-1997 öğretim yılında İlahiyat Meslek Yüksekokulu ve Fakültelerinde 6775 öğrenci bulunmaktadır.

2. 1 Şubat 1949 tarihli bir genelge ile ilkokullara program dışı din dersi konulmuş, 04.11.1950 tarihli ikinci bir kararla din dersleri program içine alınmıştır. 1950 yılında siyasal iktidarın demokratik yoldan değişmesi üzerine, bugünkü şeriatçı gelişmelerin altyapısı atılmaya başlanmıştır.

3. 1932 yılından beri Türkçe okunan ezan, 16 Haziran 1950 tarihinde kabul edilen kanunla Arapça okunmaya başlanmıştır.

4. 1948-1949 öğretim yılında ilkokul 4. ve 5. sınıflara din dersi konuluyor. Ancak velilerin isteğine bağlı olarak okutuluyor.

5. 4 Ağustos 1951 tarihinde Halkevleri kapatılmıştır. 4 Kasım 1951’de ilkokullara zorunlu din dersi konulmuştur.

6. 13 Ağustos 1956 tarihinde ortaokullarda din dersinin seçmeli olarak okutulmasına karar verilmiştir.

7. 4 şubat 1954 tarih ve 6234 sayılı yasa ile Köy Enstitüleri öğretmen okulları ile birleştirilerek tümü ilköğretmen okulu adını almış, dolayısıyla fiilen kapatılmıştır.

8. 10 Haziran 1959 tarih ve 7344 sayılı yasa ile İmam-Hatip Lisesi mezunlarına yükseköğretim fırsatı yaratmak amacıyla, Yüksek İslam Enstitüleri kurulmuştur. İlk Yüksek İslam Enstitüsü, 18 Kasım 1959 tarihinde istanbul’da geçici olarak İmam-Hatip Okulunda öğretime başlamıştır.

9. 1961 Anayasası ile “Din eğitim ve öğrenimi ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır” hükmü benimsenmiştir (Madde 19). 1961 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir Din Eğitimi Müdürlüğü kurulmuş üç yıl sonra genel müdürlüğe yükseltilmiştir.

10. 1965 yılında kabul edilen Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluş yasası ile Kur’an kurslarını açma ve yönetme görevi müftülüklere verilmiştir. Oysa Aydınlanma Devrimi’nin, ilk ve en önemli eğitim devrimi yasasına göre tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmıştı.

11. 1960’lardan sonra çalışmalarını siyasi iktidarların hoşgörüsü ile yasal olmayan bir biçimde sürdüren birçok tarikat; yeniden hortlamış, özellikle sözde “Atatürkçü” 12 Eylül askeri yönetimiyle büyük bir patlama yapmıştır. Çoğu bu tarikatlarca kurulan vakıf ve derneklerce açılan ve işletilen onbinlerce Kur’an Kursları ve İmam-Hatip Ortaokul ve Lise kısımları çığ gibi çoğalmıştır. Bu kurumlarda karma eğitim büyük yaralar almıştır, almaktadır. Bunların hepsi imam mı olacak? Amaç, imam yetiştirmenin yanısıra özellikle karşı devrimci militan yetiştirmek mi?

12. 6 Eylül 1980’de MSP’nin Konya Mitinginde şeriat başkaldırısı yaşanmış, istiklal marşı okunurken topluca oturulmuştur. Bu başkaldırının liderlerinden birçoğu, 1983 yılından sonra milletvekili seçilerek TBMM’ne girmiş sonra da laik Türkiye Cumhuriyeti’ni koruyacağına yemin etmiştir.

13. 12 Eylül 1980 askeri yönetimi, Atatürkçülüğün içini boşaltmıştır. Bu arada laik eğitim de onarılmaz yaralar almıştır. Askeri yönetim; antilaik girişimlere ilk yeşil ışığı; ilk ve ortaöğretim kurumlarında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini anayasal olarak zorunlu olarak yakmıştır (Madde 24)

Hangi demokratik ülke anayasasında bir dersin zorunlu olduğu yazılıdır?”

KAYNAKÇA:

Prof. Mahmut Adem, Atatürkçü Düşünce Işığında Eğitim Politikamız