KÜLTÜR MERKEZİ DİVRİĞİ’NİN AYDINLIK YOLLARINDA…

KÜLTÜR MERKEZİ DİVRİĞİ’NİN AYDINLIK YOLLARINDA…
AYHAN AYDIN

Mayıs ayı içinde can dostlarımla birlikte; çok büyük bir istenç, sevinç, umut ve merakla yollara düşmüş, Divriği merkezli bir kültür turuna katılmıştım. Gezgin bir insan olarak ilk kez gördüğüm Divriği ve çevresinden büyülendiğimi söylemeliyim. Divriği Gazetesi’nin yazarı olarak ve sayısız Sivas’lı ve Divriğili dosta sahip, bu yöre kültürünü az çok bilen birisi olarak, aslında bu güzelim yöreye çok az gittiğimin üzüntüsü hep yaşıyordum. Bir zamanlar Cem Vakfı’nda özellikle Süleyman Metin Dede’nin bir çabası sonucu bu yörede bir kaç ay alan araştırması yapacaktık ama yine önümüze duvarlar örülmüştü. İnsan kendi önüne duvar örmesin yeter ki, fanilerin ördükleri duvarların boyu ve uzunluğu ne olursa olsun zaman bunları aşmamıza yardımcı oluyor.
Yine bu büyük bir sevinç dalgasına kapılmama az kaldı diye içimden geçirirken, gerçekten de bu sene ikinci kez Divriği’ye gitme şansına ulaştım, bu şans benim için ölümsüz bir şans.
Birçok Sivas’lı Divriğili ozan-dede ve yazarla söyleşiler yapan birisi olarak, Divriği merkezinin aslında tüm Türkiye boylamında en istisnai bir yapıyı bünyesinde barındıran çok önemli uygarlık merkezlerimizden birisi olduğunun fakındaydım. Ama bu sene üst üste yaptığım iki kısa gezi, buradaki kültürel ve inançsal köklerin hem nasıl bir canlılığa, hem de doğanın büyüsüne bezenerek nasıl da bir ayrıcalığa sahip olduğuna tanık oldum. Bu vesileyle bu gezi boyunca beni bütünleyen can dostlarım Saadet – Yahya Kemal Bayar çiftine en içten teşekkürlerimi bir kez daha sunuyorum.

19 Temmuz 2017, Çarşamba
Şahkulu Sultan Dergâhı Vakfı’ndan Başkan Yardımcımız Hüseyin Taştekin’in de istemiyle, bir yolculuk başladı, bu sefer Haydarpaşa’dan diyemiyoruz, Pendik’ten. Oldukça konforlu “Hızlı Trenle” Ankara’ya vardım dört buçuk saatte. Büyük ve yeniden de öte gerçekten çok modern yeni Gar binasından hemen yanındaki tarihi gara “Ankara Garı” binasına geçip, kırk dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra Kırıkkale yakınlarındaki “Irmak” İstasyonuna vardık. Ve dillere destan “Doğu Ekspresi” trenini beklemeye başladık. Bu küçük istasyonda beklerken uzun yıllardan beri tanıdığım, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde bir dönem yöneticilik de yapmış Cemal Şahin’le de sohbet etme şansına ulaştım. Her şey güzeldi de, sabaha kadar tüm ikazlara rağmen bizi titreten soğukluğu yaratan klimaların kapatılmaması anlaşılmazdı. Bundan sevgili sanatçı dostum Mehmet Karabudak’ın da şikâyetçi oluğunu sonradan öğrendim.

20 Temmuz 2017, Perşembe
Trenden iner inmez, beni kucaklayan can dostlarımla hemen apar topar Pipper’ımızı kucaklamaya gittik. Bir önceki gezimizde maskotumuz olan, Chihuahua cinsi bu sevimli küçük köpek, bu şirin yavrucuk devasa bahçede tavukları kovalamakla meşguldü. Bizleri büyük bir sevgiyle ve candan karşılayan, gönül insanı Birgül Hanımla sohbetten sonra, Günbahçe (Hazekrek) Köyü’ndeki (Ahı Köyü) Ahı Baba türbesini ziyarete gittik.
Tüm Divriği ve civar ilçe köylerinde olduğunu anladığım asırlık söğüt ağaçlarının, cumbalı iki katlı binalarıyla kerpiç yapıların bol olduğu bu köyün tarihi bir köy olduğu görülüyor. Bu kavurucu sıcakta köyde insan bulmak oldukça zor. Köy merkezine çok yakın bir tepenin üstündeki Ahı Baba Türbesi’ne varıyoruz. Türbenin kapısı kapalı. Saadet Hanım burasının birkaç yüz yıllık binasıyla hep aynı kalan bir ziyaret olduğunu daha önce de burayı ziyaret ettiklerini söylüyor. İçinde iki kabrin bulunduğu mütevazı toprak sıvalı binanın ilk giriş kapısının üstünde iki tarafa uzanmış çok büyük geyik boynuzları ayrıca Türbe binasının önündeki bahçede ise Arguvan’dan bir dedenin mermerden bir mezarı var. Yine türbenin bulunduğu tepenin yanlarında ve türbenin üst tarafında oldukça düzgün kesilmiş büyük taşlar var. Türbenin altında “çövher-cevher” (Teberik) alınan bir oyuk da mevcut. Köye hâkim, daha uzaktaki büyük tepelerden daha az yüksek bir tepe üzerindeki Ahı Baba Türbesi ziyaretimizi yapıp iniyoruz aşağıya. Ama buradaki evlerin yapıları belki de tüm Divriği’de olduğu gibi gerçekten incelenmeye, fotoğrafları çekilmeye, gezmeye değer evler. Ahırlar büyük, evler büyük tarihi yapılar. Bu arada sevdiğim dedelerden Erdal Ahi Dede’yi de arayarak, bak burada da bir atamızı buldum, diyorum.
Daha öncede büyülenmiştim Divriği’den. Burası bir büyük kültür/uygarlık merkezi. Her şeyinden bu belli oluyor. Sadece Darüşşifahanesi, kaleleri, camileri, çeşmeleri, konaklarıyla değil; yaşayan, hayatın tüm renkliliği çarşısında parlayan, ışıklı bir kent burası. İnsanları güleç, sevecen… Demek ki hanların, hamamların da olduğu, yakınlarından çıkan demir madeni kadar, her şeyi üretebilen önemli ustaları, bağları, bahçeleri kadar, tren istasyonu kadar başka faktörler de var Divriği’nin ünlenmesinde. Divriği Divriği yapan, Onu diğer Anadolu kentlerinden ayıran aslında kendine özgü gerçekten bir “Kültür Kenti” olmasıdır belki de. Bir zaman daha da uzun kalmak, gezmek, çok daha yakından tanımak isterim elbette bu kenti.
Bizler alış – verişlerimizi yaptıktan sonra koyuluyoruz yola.
Yolumuz Divriği’nin kendine has kültür-inanç merkezi Çamşıhı’na doğru gidiyor.

Akmeşe (Ziniski) – Seyit Baba Türbesi
Can dostlar, Çamşıhı’na varmadan, Divriği merkeze yaklaşık 20 km. uzaklıkla, yörede çok önemli bir ziyaret mekânın olduğunu söyleyince oraya doğru hareket ediyoruz. Akmeşe köyü eski ismiyle Ziniski büyük bir köy. Burada aş evinin de halka hizmet verdiği Seyit Baba Türbesi’ni ziyaret ediyoruz. Binanın türbe bölümünün yanında cem yapılabilen çok büyük bir salon yapılmış ve böyle bir bütünlükte, türbesiyle, cemeviyle, aşeviyle köyün ve çevre köylerin inanç hizmetlerini yerine getirebilen bir yapı bütünü oluşmuş. Cemevi içindeki camlı levhalarda Seyit Baba ile bilgiler mevcut. Ona yazılmış şiirler de var. Atatürk’ün, On İki İmamların, Hz. Hüseyin’in, Hz. Ali’nin resimleri, el işleri, uzun duvarlar boyunca rengârenk bir dünyaya bizleri götüren ve bu inanca mensup insanların iç dünyalarının zenginliğini gösteren nice nice figür, obje sizleri kucaklıyor. Tam da biz ziyaretteyken genci, yaşlısı, çocuğuyla başka insanların ziyaretleri de oluyor Seyit Baba’ya. Buraların hiç boş kalmadığını gösteren bir canlılıkla baş başa kalıyoruz. Türbeye bakan anayla bir sohbet ediyoruz. Yahya Kemal Bayar’ın da söylediği gibi, “bildiri yarışıyla” Aleviliği tarif etmek isteyen, yıllardır bıkıp usanmadan ona türlü donlar biçenlerin, sözde bazı aydınların, aslında bu konuda çok çok “sıradan” insanları dinlemelerinin gerektiğini görüyoruz. O kadar samimi, içten, yaşayan ve yaşatılan inanç-kültür bütünlüğünden konuşuyor ki insanlar, tüm gezilerim boyunca gördüğümü burada da yine görüyorum işte: çok şükür ki Hititleri araştırma yöntemlerine gerek duymadan yaşayan Alevileri ve Aleviliği/Bektaşiliği dinleyebiliyoruz.
Bu can türbedar ana, burada bir Kırmızı Dede vardı, nerede o dede, nerede o eski dedeler, onlar cem yaptıkça, Allah Allah dedikçe, içimiz titrerdi, yer göğ bir olurdu, diyor. Şimdiler de zaman zaman cemler olsa da eskiyi özleyen ve dedelerin yokluğunu dile getiren ana, kurban ve diğer hizmetleri her zaman yapacak bir görevlinin olmadığını, imkânlar ölçüsünde bu işleri yerine getirmeye çalıştıklarını, buraya derdi olup derman arayanların da uzaklardan geldiklerini söylüyorlar.
Divriği Evliyaları isimli bir de kitabı bulunan Öğretim Üyesi – Yazar Kutlu Özen’in kendi kişisel internet sitesinde ise Seyid Baba’yla ilgili şu bilgiler bulunmaktadır: …“Menkıbeye göre Seyyit Baba’nın dedeleri İran yoluyla Anadolu’ya gelirler. Bu dervişler altı tanedir. Hünkar, Kırşehir’e, Baba İlyas Amasya’ya gider. Seyyit Baba’nın dedeleri de bir müddet Tunceli (Dersim)’nde kalırlar. Bunlara o yörede Sarıoğlu Askerleri denilmektedir. Sarıoğulları Tunceli’nden göçüp Divriği’nin Ziniski köyüne gelip yerleşirler. Aynı soydan gelme Koca Leşker, Erzincan’a bağlı İliç ilçesinin Bağıştaş köyü yakınlarında şehit düşer. Türbesi, Bağıştaş istasyonu yakınlarındaki bir koruluğun içindedir. Yine menkıbelere göre Erikli köyünde yatırı bulunan Koca Saçlı ailenin en büyüğü, Seyyit Baba ortancası, Ağar köyünde yatırı bulunan Ağar Baba da en küçükleridir.”… (www.kutluozen.com)

Çamşıhı
Çamşıhı Divriği’de bir yöreye verilen isim. 8 köy ve 5 mezra barındıran, ekini bol, söğüdü bol, ozanı bol, dedesi bol çok tarihi bir kültür ve inanç merkezi.
Buranın inanç merkezi olması biraz da Hüseyin Abdal Türbesi’nin burada bulunmasıyla ilgili bir durum. Hüseyin Abdal’lı ozanlar, dedeler, âşıklar burada Arguvan gibi, Emlek yöresi gibi kendinden bahsettiren bir müzik/şiir geleneğinin gelişmesini sağlamışlar. Yüzyıllar boyunca kendi içlerinde önemli bir kültürel varlık yaratmışlar. O yüzden “Çamşıhı Yöresi Türküleri” denilen bir yapı var. Bu konuda kitaplar ve araştırmalar da yapıldı. Yöreden birçok ozan ve dedeyle söyleşi yapan birisi olarak buraya uzak birisi değilim, hatta çok da yakın bir insanım. Ama dört gün daha bu can insanlarla bu yörede bir arada olmak beni tam anlamıyla mutluluk katsayısı tavan yapmış, “mutlu/mesut” bir insan yaptı. Daha doğru hiç içki içmeden tam anlamıyla doğa/kültür/insan sarhoşu oldum, hem vallah, hem billah…
O akşam eve varınca, Gözecik Köyü’ndeki ekinleri, söğütleri, dağdan gelip köpekleri kapıp götürüp yedikleri söylenen kurtların ürkünç düşü, ailesi parçalanmış yaralı bir çocuğun kalp atışları, sohbetler, yürüyüşler, içilen çaylarla hiç yorgunluk hissetmeden geçen yoğun bir günün her türlü hissi, her birisi mücevher gibi parlayan gök kubbedeki yıldızlar altında Anadolu’da olmanın huzuruyla iyice bir güzel uyudum.

21 Temmuz 2017, Cuma
Dere dedikleri; parça parça akarken küçük su birikintileriyle küçük göletçikler oluşturan ağaçlık bir yerler ararken, Ölçekli (Palanga) yakınlarında Saadet- Yahya Bayar çifti ve çocuklarıyla piknik yapıyoruz. Derken dere kenarında tadını hiç unutamayacağım, en lezzetli yabani meyvelerden “öküz götü”nden bol bol yiyorum. Bu meyve kuşburnu ve alıç meyvelerine benzer tadıyla benzersiz bir şey.
Akşamsa çok eskiden beri tanıdığım birçok kez söyleştiğim, sazıyla, sözüyle, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ndeki yöneticiliğiyle, Alevi asimilasyonuna karşı verdiği mücadeleyle, şiirleriyle, konuşmalarıyla, cemleriyle kendinden bahsettiren Hüseyin Abdal Evlatlarından Hüseyin Gazi Metin Dede’yle Şahin Köyü’ndeki evinde uzun bir söyleşi yapıyorum. Yahya Kemal Bayar bu söyleşiyi kayıt altına alıyor.
Yine akşam eve dönünce bu kez hafızasından, sağlığından, ruh zenginliğinden, direncinden, aşkından, mutluluğundan hiçbir şey kaybetmemiş sanki yüce Hüseyin Abdal’ın ruhunu yaşatırcasına topraklarına bağlı ve bu kültürün öz bir evladı olarak, bu toprağın sesi olan Hüseyin Gazi Metin Dede’yi, eşi sevgili ana sultan’ı, Yahya Bayar’ın dedeye takılarak, Hüseyin Abdal’ın göğerttiği köseviye karşın dedenin üzümünün tutmamasına verdiği yanıtları, uçsuz bucaksız vadileriyle, oldukça yükseklerdeki Çamşıhı bölgesinin aslında zamanında nasıl da bir eşkıya yatağı olduğunu, geçen gelişimde gördüğüm gibi baharda buraların bambaşka güzel olduğunu, köyde su sorunu yaşandığını bunu tüm Anadolu’da geçerli bir sorun olurken, köylüler arasında geçen sohbetleri hep düşünüyorum.
Yine yıldızlar altında bir yürüyüş yapınca, yaşamın anlamı tadı…
Hepsi ama hepsi ruhumda canlanıyor.
Bir sonraki gün ise çok yoğun olacak gibi…

22 Temmuz Cumartesi
Bugünkü planımız ise, Hüseyin Gazi Metin Dede’nin kardeşi ve benim de çok uzun yıllardan beri tanıdığım Yahya Kemal Bayar’ın “dayı” diyerek çok sevip önemsediği Şıh Ali Metin Dede’yi ziyaret etmek ilkin.
Hayat arkadaşını daha bir ay önce kaybeden Şıh Ali Metin Dede, bizleri görünce çok ama çok seviniyor. Aslında efsanevi bir yönü olan Şıh Ali Metin Dede, Namık Kemal Zeybek’le bir zamanlar çalışan, Hac’ca gittiği için oldukça eleştirilmiş, kendine münhasır özellikleriyle bambaşka bir renkli siması Çamşıhı’nın.
Zaten biraz da aklımızda olduğu gibi, düşündüğümüz gibi, Şıh Ali Metin Dede bizimle gün boyu bir seyahati kabul ediyor. Bu kendisine de çok iyi gelecek bir şey çünkü eski dostları görecek, biraz gezmiş olacak, hoşça zaman geçirecek.
Hedefimiz ise Kangal’a varmak ve buradan Samut Baba Türbesi’ne doğru yol almak. Merkezdeki köpeğiyle, koyunuyla, çobanıyla bu ilçenin simgelerinden olan heykelinin fotoğrafını çektikten sonra, arabamız tozlu yollardan Çetinkaya’yı, güneşte parlayan bir kısmı işlevsiz tren raylarını geçe geçe ilerliyor. Çoğunlukla kıraç, engebeleri, tepeleri bol yaman bir coğrafya burası. Zaman zaman asırlık ağaçlar, yeşillikler, güzellikler… Zaman zaman bozkırın acımasız ve sevimsiz yüzü… Zaman zaman insanlar, köyler ve köylüler…
Samut Baba Türbesi Kangal’a bağlı Tekke köyünde. Türbe köyün mezarlığının altında bir sade türbe. Şimdi onarımda. Türbenin hemen yanında uzun süredir kullanılmadığı anlaşılan bir aş evi ve sohbet odası (cemevi) var. Burasıyla ilgili araştırmaları da olan yazar dostumuz Hüseyin Cılga’yı buradayken telefonla arayarak hal hatır ediyoruz.
Köyde candan insanlarla karşılaşıyoruz. Sohbetler çok tatlı. Bizlere hemen bir şeyler ikram ediyorlar. Şimdi burası İstanbul’dan gelen geçlerle dolu bir köy. Canlı, neşeli, sevimli, inanç dolu insanlar bizi karşılıyor. Köyün altında bir dere ve dere kenarında söğütler, kavaklar ve gençler.
Samut Baba’yla bir bağlantısı olduğu belli olan bir küçük göletçik ve billur gibi suyun içinde tutulması, yenilmesi kötü karşılanan balıklar… Derken bakıyorum ki kocaman bir yengeç de var burada. Bir yandan kaynayıp bir başka yanından dereye karışan bu göletçikte yılanlar da oluyormuş. Derken bir genç sazıyla geliyor, bize bir nefes söylüyor. Bir güzel sohbet ortamı doğuyor.
Köylülerle vedalaşıp bu sefer başka yollardan Minarekaya yani Leşker Köyü’ne hareket ediyoruz. Köyde Şıh Ali Metin Dede’nin burada görmek istediği insanlar var. Ben ise çok daha eskiden Şahkulu Dergahı’nda da çalışmış Medet Şahin Dede’yle, Musa Çetinkaya Dede’yle, Hamza Dede’yle tanıdığım ve Muhlis Akarsu ve dedelerin köyü olarak bildiğim bu köyü gerçekten de görmek istiyorum.
Şirzade Dede’nin hanesine daha doğrusu ocağına mihman oluyoruz. Şıh Ali Metin Dede gerçek bir âlim olan Şirzade’nin cemler yürüttüğü şimdi onun çocuklarının kapısını kapatmadığı ocak evine bizi götürüyor. İlk önce ise o anda Kütahya’da olan Halk Ozanı Sanatçı Selahattin Akarsu’yun evini de ziyaret ediyoruz. Bir inanç beldesi olan bu köyde köyün iki tepesinde de ziyaret yerleri var. Daha sonra güzel bir tesadüfle ayın gün, Gözecik’te karşılaştığımız çok bilgili, çok sevgili ozan/dede Hüsnü İyidoğan (Leşkeri)’den aynı zamanda kendi köyü olan Minarekaya ve Koca Leşker Ocağı ve söylenceler hakkında önemli bilgiler derledim.
Nice nice köyler, mezralar, tepeler aşarak tekrar Gözecik’e geliyoruz. Burada da yine Şıh Ali Metin Dede’yle çok zevkli ve renkli bir sohbet ve iyi bir söyleşi gerçekleştiriyoruz.
Gün bununla da bitmiyor. Başören Köyü’nde bir köy şenliği varmış, buraya da uzun yıllardan beri tanıdığım sevdiğim dede soylu Hüseyin Şahin’in daveti üzerine bu köye gittik. Dostlarla buluştuk, kaynaştık, dilimiz döndüğünce inancımız ve değerlerimize sahip çıkmamızla ilgili bir şeyler söyledik.
Nihayetinde yoğun ve çok verimli bir gün geçirmiş olduk.

23 Temmuz Pazar
Bugün ise; Çamşıh Hüseyin Abdal Derneği’nin düzenlediği 23. Hüseyin Abdal ve Çamşıh Türkü Festivali’ne katıldık.
CHP Ankara Milletvekili Necati Yılmaz, Divriği Belediye Başkanı Hakan Gök, CHP Sivas İl Başkanı Ulaş Karasu, CHP Divriği İlçe Başkanı Hüsamettin Kırkayak’ın da bulunup konuşma yaptığı etkinlikte değerlerimizin yozlaştırılmaması gerektiği üzerine bir konuşma da ben yaptım.
Hüseyin Gazi Metin Dede’yle birlikte dönülen semahlar, İlyas Şimşek (Kulcan), Hüsnü İyidoğan (Leşkeri), Mehmet Karabudak, Ali Yalçın, Abidin Ardıç gibi sanatçı/ozanların sazlarıyla nefesleri inanç ve kültür dünyamızın zenginlini yansıtması bakımından çok önemliydi.
Katılanlar lokmalar sunuldu, Hüseyin Abdal Türbesini ziyaret eden canlar inançları gereği dualar ettiler, uzak yörelerden gelen dostlar, akrabalar buluştu.
Bir güzel etkinlik daha sona ererken, güneş yüce dağların ardına çekilirken arkada barış, kardeşlik, dostluk türkülerinin söylendiği, Alevi inancı değerlerinin hatırlatıldığı, semahların dönüldüğü çok anlamlı bir etkinlik yenisinin yapılması özlemiyle nihayetlendi.
Ben ise Avcılar Belediyesi’nin otobüsleriyle İstanbul’a hareket eden kafileye katılıp, içimde tatlı anılarla yola revan oldum.
Emeği geçen tüm dostları selamlıyoruz.
Tüm gezi boyunca bana ev sahipliği yapan Gazeteci, Divriği Gazetesi Sahibi ve Yayın Yönetmeni Yahya Kemal Bayar’a, Saadet Bayar’a ve yöredeki tüm canlara çok teşekkür ediyorum.

Bir Cevap Yazın