Erenlerin Dede Kızı Ressam GÜLLÜZAR FİLİS TONKUŞ’la Söyleşi

Fırçasıyla Farklı Türlerde Başarılı Ürünler Veren

Erenlerin Dede Kızı

Ressam GÜLLÜZAR FİLİS TONKUŞ’la Söyleşi

 

 

Uzun yıllardan beri tanıdı ğım Güllüzar Hanım’ın Seyyid Hacı Kureyş’i canlandırdığı resmiyle onun gerçek bir sanatçı olduğunu anlamıştım. Gerçekten de bir dede kızı olarak, Eren ve Evliyaların o büyük kutlu dünyalarının içinden geliyor, bu dünyadan haberdar birisi olarak da geleneği de takip ediyordu Güllizar Hanım.

Ama o bir ressam. Fırçası bizi başka yerlere de götürür dedim kendi kendime… Daha öncekileri gezemezsem de, Kartal Belediyesi’ndeki sergisini kaçıramazdım, üst üste aksiliklerden sonra nihayet kapanmadan bir gün öncesinde sergiyi gezme zevkine eriştim.

Dersen; Anadolu’ya gittim, tarlaların, bağların, bostanların, Anadolu Kadının dünyasına gittim onun birbirinden güzel desenlerinin içinden. Aydınlık bir yolculuktu, atlar, çeşmeler, yaralı askerler eşlik ettiler benim bu gezime… Bir de büyük önder Mustafa Kemal Atatürk… Sadece doğayı çalışmamıştı, Kübizm olarak bilinen teknikte de resimleri büyük bir başarıyla resmettiğini gördüm Güllüzar Filis Tonguş’un.

Hayat böyle bir şey; hep umut, hep hayal… Ölene kadar dünyadaki tüm güzellikleri görsem, Tanrı’nın en büyük hediyesi olan “resim, müzik, bilim vd. alanlarda” birer büyük yetenek olan yaratıcılarla görüşsem, söyleşsem, onları dinlesem, dost olsam, yaren olsam derim kendi kendime…

Dünyayı hayal dünyalarının da etkisiyle kendi gözleriyle görüp, yorumlayana ne mutlu…

Bu değerli ressamımızla yaptığım söyleyişi sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum…

Muhabbetle kalın…

 

Ayhan Aydın

 

Her şeyden önce sizi tanımak istiyorum. Nereden ve ne zaman doğdunuz, nerede büyüdünüz?

25 Aralık 1956, Erzincan Tercan Pelegöz (Güzbulak) köyünde doğdum. Kırk günlük bebekken babam İstanbul Tuzla’da Jip Fabrikasında görevli olduğu için Tuzla getirilmişim. Tuzla Jip Fabrikasın’nın lojmanlarında büyüdüm.

Daha sonra fabrikanın askeriyeye devredilişiyle İstasyon Mahallesi’nde kendi evimize taşındık.

Meslek lisesi mezunuyum. Daha sonra Türk Alman Şirketi’nde işe girdim. Belli bir zamandan sonra sendikacılığa adım attım. Türk İş Türk Metal Sendikası’nda sendikacı oldum. Seksen İhtilali’nde yasaklara uğrayıp yargılandım ve beraat ettim. Siyasi nedenlerden dolayı birçok iş yerlerine başvuru yaptığım halde işe alınmadım. Özel sektörde çalışmaya başladım.

Bu arada resme olan tutkum çok küçükken başladı. Her zaman hobi olarak sürekli resim çizerdim.

Ben ilkokula giderken benim okuldan geldiğim zaman annem sürekli radyo dinliyordu. Çocuk olduğum için pek anlayamamıştım. O zamanlar Deniz Gezmiş aranıyormuş, Deniz Gezmiş’in kim olduğunu bilemiyordum. Anneciğime de kızdım, sen neden radyo dinliyorsun, bizim yemeğimizi hazırla, adam denizi gezerse gezsin, demiştim. Onun bir kişi olduğunu henüz kavrayamamıştım. Ve annem, bana sosyolojik olarak öyle bir ders verdik ki, o hayatımda dönüm noktam oldu. Dedik ki, bak kızım dedi, bir şey söyleyeceğim, bu denizi gezene adam değil, bunun adı Deniz Gemiş, dedi. Bizim evimizde buzdolabı var, bizim evimizde elektrik var dedi, o fakirlerin de evlerinde olsun, istiyor, dedi.

Yani zenginin evinde ne varsa, fakirin de evinde o olsun dedi. Ben de annemin yüzüne baktı, beni sendikacılığa iten de bu süreç oldu. Annem çok bilinçli bir kadındı.

Şimdi ise iki biricik kızım ve sevimli kedimle gurur duyarak yaşamımı sürdürüyorum… Büyük kızım Tülay Tonguş Avukattır. Küçük kızım Tülin Tonguş haber spikeridir. Biricik kedimin ismi ise Prenstir.

 

Peki ya baba?

Babacığım, bizi çok özgür bıraktı. Kızların okuması, kızların söz sahibi olmasını isterdi. Babam çok aydın bir adamdı, kızlara çok önem verirdi. Babam dede olmasına rağmen hiçbir zaman bağnaz (tutucu) düşünmedi. Bizi çok özgür bıraktı.

 

 

Babanız bir dede, ocakzade?

Bizler Kureyşan Ocağı’na bağlıyız. Kızılbel Derviş Süleyman Torunlarıyız. Tunceli Büyük Köy’den gelmedir. Babam çok aydın, demokrat, kadına önem veren birisiydi. O özgürlüğü savunan bir insandır.

Annem de Mazgirt’li Kurtuluş Savaşı Gazi Seyyid Hüseyin’in kızıdır. Ben ham değilim, her iki taraftan da dede kızıyım. (İzzettin Doğan’ın annesi Elif Ana Mazgirt’li Dedemin akrabasıdır.)

 

Çocukluk günlerinde İstanbul, yaşadığınız semt, arkadaşlık ilişkileri nasıldı?

Tuzla Lojmanlarında oturduğumuz için birkaç tane evdik. Yüksek Mimar Mühendis Nafiz Çamlıbel’in kızı Nurseli İdiz benim çocukluk arkadaşımdır. Orada genelde subay çocukları vardı. Orası asker lojmanlarıydı. Onlar da benim arkadaşlarımdı, tayinleri çıkınca da onlar da gidiyorlardı. Onlar gidince ben de üzülüyordum.

Tuzla çok küçük bir balıkçı kasabasıydı. Deniz kenarında olduğumuz için sık sık balık yerdik, balıkçı tekneleri sürekli balık taşırlardı. Ben deniz çocuğuyum aslında. Bir de küçük fırın vardı, ondan da halka simitleri yerdim.  Mübadeleyle gelen göçmenlerin kasabasıydı daha çok.

 

Onlarla ilgili hatıra var mı?

Onlar da benim çocukluk arkadaşımdı. O aileler aydın insanlardı. Onların çoğunluğu Selanikliydi.

Tuzla çok küçüktü, bamya ve enginar tarlaları doluydu, bol bol onları yerdik. Şimdi hiç tarla kalmadı. Ayrıca bir tane küçücük bir gazete bayii vardı. Her sabah koşa koşa gider, fasikülleri alır, kendimize ansiklopedi yapardık. Nazlı Ilıcak yazı yazardı, ben onun sağcı olduğunu bilmezdim, Türkiye Gazetesi’nde yazardı. O bir kadın yazardı, o kadın yazar ne yazıyor diye merak ederdim. Gazeteci, kadın yazar? Bunu merak ederdim. Bazı yazıları hoşuma giderdi, bunları niye yazmış, derdim. Ama onun sağcı bir yazar olduğunu düşünemiyordum. Biz yazın hiç denizden çıkmazdık, berrak çok temiz bir denizi vardı. İçmeleri- Kaplıcaları vardı, o zaman millet sadece suyunu içiyorlardı. Meşhur değildi o zaman kaplıcaları. Dedemi götürmüştüm, bir kez hiç unutmam bunu.

 

Dedeniz nasıldı?

Annemin babası olan dedem gelirdi. Hüseyin Dede “Muharip Gaziler Derneği” vardı, Harbiye’de sık sık oraya giderdi. Okullarda İstiklal Savaşı’nı anlatırdı, ilkokullara gidip savaşı anlatıyordu. Dedemin üç madalyası vardı, ben de onu Tuzla’daki okulumuza götürmüştüm.

Dedem çok yakışıklı, çok güzel bir adamdı. Çok edep erkân bilen, çok kültürlü, diğer dedelere benzemez, çok güzel cem bağlardı. Sünnilerin dahi dedemin ayağını öptüğünü bilirim.

 

Dede kızı olduğunuzu ne zaman fark ettiniz?

Biz küçücüktük, başkaları gelmese de, babam bizleri toplar, Perşembe günleri cem yapardık. Ben hep süpürgeci olurdum. O çevrede tek Alevi aile bizdik. Her cemde süpürgeci görevini ben yapardım. Babam saz çalardı, ben deyiş söylerdim. Küçüklükten babam öğretti bunları bana.

 

Lise dönemi nasıldı?

Alman şirketine çalışmaya girmiştim. Buna da biraz mecbur kaldım, okula ara verdim, çünkü babam hastalandı, çalışamaz duruma geldi. Evimizin inşaatı yarım kalmıştı. Çalıştığım kurumdaki müdürüm bana dedi ki; “sen oku, ben senin arkanda olacağım”. Bana bir saat fazladan izin verdi, Kartal Akşam Ticaret Lisesi’ne gidip yazıldım. Hem çalışıyordum, hem okuyordum. Akşam 23.00’de okuldan çıkıyorduk, aynı mahalleden beş altı arkadaşım da vardı, trenle eve dönüyordum. Daktiloyu da okulda öğrendim. Sonra müdürüm tüm yazılarını bana yazdırmaya başladı. Sonra daktilo şampiyonu oldum, İstanbul’da. Müdürüm beni şef yapmıştı. Beş yüz kişinin çalıştığı yerde şef olmuştum.

 

Ya sendikacılık?

Alman Şirketinde çalışırken, bir gün sendika temsilcilerinin seçimi vardı. Benim hiç haberim yokken, benim arkadaşlarım sendika baş temsilciliğine benim adımı yazıyorlar, tahtaya yazıyorlar. Karşımda on üç tane erkek aday vardı. On üç erkek adayı geçtim, sendika baş temsilcisi seçildim. Ve bir baktım odama, sendikacılar doluşmaya başladı. Seçildiğimden bile haberim yoktu benim. İşveren temsilciyken, birden bire işçi baş temsilcisi olarak gördüm. Hayırdır, dedim. Onlar da, sizi kutluyoruz, sizi işçileriniz baş temsilci seçtiler, dediler. Hem de 300 oy farkla ezip geçmiştim onları. Sonra beni müdürüm odasına çağırdı, bana çok kızdı. Sen neden dedi, sendikacı olmayı tercih ettin, ben seni müdür yapacaktım, dedi. Ben de dedim ki, benim haberim yokken beni seçmişler, dedim. Eh.. yolun açık olsun ama yine de yanındayım, dedi. Benim müdürüm Kürt’tü… Ben de doğulu olduğum için beni destekliyordu.

 

Sendikacılığa devam ettiniz?

Sonra şube yöneticisi oldum. Türk Metal Sendikası Disiplin Kurulu Üyeliğine kadar yükseldim. Türk Metal Sendikası Kongrelerinde divan üyeliğine seçildim. O zamanlar tek bayan sendikacıydım.

 

Gelelim Sanata, resme. Bu ilgi sizde ne şekilde, ne zaman uyandı, hatırlıyor musunuz?

Çocukluğumda A 4 kâğıtlarına resim yapardım. Defter kenarlarını süslerdim. Gece yatarken, hayal kurardım ben, hayalimde benim evimin tüm duvarlarının resim olmasını düşlerdim. Hep tabloları düşünürdüm. Bu bir gerçektir. Benim hayallerimi resimler süslerdi. Okula giden çocukların resimlerini de ben yapardım. Çocuklar hep 5 alırlardı, ben de o beşler bana ait derdim.

 

Nasıl gelişti?

Böyle amatörce suluboyayla resim yapmaya başladım, ufak ufak. Kadıköy’de gezerken bir baktım çarşıda resimlerini satan bir beyle karşılaştım. Meğerse Suriye’li bir heykeltıraşmış. (1990’lı yıllar) Ders verir misin bana dedim? Veririm, dedi. Ben anatomi dersi almak istiyorum, dedim. Kabul etti. Haftada bir gün atölyesine gitmeye başladım. O çamurdan heykeller yaparken ondan bilgiler aldım, onu izledim. Daha sonra yetersiz kaldığımı gördüm bu konuda.

Kadıköy’de Sanatçılar Sokağı’ndaki Levent Taka Atölyesi’nde çalışmalara başladım. Atölyede resme başlayınca evde yaptığım resimler gibi olmuyormuş. Alaylı olduğum için resmin kurallarını, boyutunu, çizimini, anlamını, yağlı boyadaki renk ve ışık gölge tual üstündeki iki boyut, üç boyut resim nasıl yapılır, derinlik nasıl veriler onları öğrenmeye başladım. Böyle bir şekilde üç yıl kadar oraya devam ettim.

Ondan sonra İran’lı iki akademisyenden birebir özel dersler almaya başladım. Tabii ki onların tecrübesinden faydalanırken fırçadaki tualdeki lekeleri, renklerin karışımını, öğrendim, farklı teknikler öğrettiler bana çok şeyler öğrettiler, onlar la da bir iki sene çalıştım.

En son hocam Bilal Oğuz oldu. Empresyonist teknik öğretti bana. Fırçanın lekelerini öğretti, çok katkı sundu bana. Daha sonra Almanya’da kızımdan dolayı bulundum.

Duisburg’ta ilk kişisel sergimiz açtım. (2006)

Daha sonra İstanbul Kadın Ressamlar Derneği üyesi oldum.

2009’da Barış Manço Kültür Merkezi’nde Kişisel Sergim oldu.

2012 Caddebostan Kültür Merkezi’nde yine Kişisel Sergim oldu.

2017 Kartal Belediyesi Fuaye Salonu’nda dördüncü Kişisel Sergim oldu.

Altmışa yakın karma sergilere katıldım. Uluslararası Saküder Üyesiyim.  (SAKÜDER – Sanat ve Sanatkârlar Topluluğu Kültür Derneği.)

Anıtkabir Müzesi’nde, Kurtuluş Savaşı’nda Kadın adlı eserim,

Harbiye Orduevi’nde Anneannem adını yâd etmek için “Elif Ana” diye bir eserim,

Elazığ Harbut Nurettin Orhan Müzesi’ne “Anadolu Kadını – Teşiyle Yün Eğiren Kadın” eserim bulunmaktadır.

Koleksiyonerlerde eserlerim bulunmaktadır.

 

En son Kartal’daki serginizi gezdim. Çok etkilendim. Doğa resimleriniz beni büyüledi…

 

Doğa, kadın ve emek…

 

 

 

Evet, elbette ama ben doğanın bir parçasıyım… Tarlalar, çiçekler çok dikkatimi çekti.

Resim yaparken neler hissediyorsunuz?

 

Işığın doğanın üstündeki renkleşmesi beni çok etkiler… Önce ne yapağımı düşünürüm. Tuvalime ne aktaracağımı düşünürüm. Bir konum varsa, o konu üzerinde bilgi sahibi olurum. Ondan sonra paletimi alırım, resme geçerim. Resim yaparken, dünyadan koparım ben. Tamamen fırçam, renklerim, tuvalimle baş başa kalırım. Hele de de bunların yanında Mozart olursa çok daha mutlu olurum.

Resim önce ruhu önce onarır, sanat öyle yani. Beni onaran bir uğraştır. Mutlu olurum. Tuvalimde hayallerimi gerçekleştiririm. Hayal kurduklarımı resmederim. Ben doğaya hasret bir insan olarak, bir çocuk olarak doğa resmi yaparım. Taş yığınları arasında büyüdük.

 

Bu arada Kartal Belediye Başkanı Altınok Öz’e, Kültür Müdürü Adem Uçar Bey’e ve tüm personele sonsuz teşekkürlerimi de sunarım.

 

Hayal dünyası çok önemli… Çocukken hayal kurduğunuzu söylediniz, resim yapmanız, bu hayallerin gerçekleştirdi mi, yoksa hayal kurmaya devam ediyor musunuz?

 

O içimdeki tutkuydu ama hayal etmeye devam ediyorum. Hayalimde çok şey var ama şu andaki en büyük hayalim bir resim ve heykel müzesi kurmak var. Bana piyango vursa ilk iş olarak onu yaparım.

 

Dediniz ki, doğanın yanında önemli unsur emek ve kadın unsurudur. Biraz daha açar mısınız?

 

Kadının olduğu yerde devrim olur. Toplum olarak kadının emeğini göz ardı etmişlerdir. Kadını her zaman evde çalışan bir işçi olarak görmüştür bizim ata erkil toplum böyledir. Ben de tuvalimde kadının iş gücünü, kadının emeğini anlatmak istedim. Kadın varsa bu işler oluyor, kadının olduğu yerde her zaman güzellik vardır, renk vardır, ses vardır.

 

Başka hangi konular; mesela sevdiğim bir kadın ressamımız Sabriye Yıldız Anadolu’da Türk Tanrı- ve Tanrıçalarını çalışmıştı. Almanya’da yaşayan bir yazar canımız Kılavuz Bakır ise Kırklar Aşkına Kırk Büyük Eren Tablosu yapıyor… Sizin de erenlerin izinde çalışmalarınız var… Çok beğendimim Baba Kureyş ve Pir Sultan?

 

Üç tane Baba Kureyş tablosu çalıştım, Kureyş torunu olduğum için. Pir Sultan Abdal’a itifan yaptığım var. Bir Hacı Bektaş, Mevlana,  bir de büyük Hz. Ali resimlerini yaptım.

 

Niçin?

 

Kendim bir dede kızı olduğum için (Alevilerin inanç önderine biliyorsun dede deniyor), gelecek nesillere erenlerimizi tanıtmak, hem onları bilgilendirmek, onlarda bir aşk- çırağ uyandırmak için, hayal dünyamdaki Kureyşan Ocağı’nın kurucusu eren Baba Kureyş’i resmettim. Ayrıca iki kerametinden yola çıkarak resim yaptım. Pir Sultan Abdal ise ozanlığımızın büyük bir ismi ve aynı zamanda “İlle Dostun Bir Gülü Yaralar Beni” dediği gibi o alayı resmetmeye çalıştım.

Sağlığım elverirse, Anadolu Evliyalarını tuvalime aktarmak isterim, kendi yorumumla.

 

Bunda babanızın, ailenizi, geçmişinizin etkisi mi var?

 

Tabii ki.

 

 

 

 

 

Peki, erenler, evliyalar, ozanlar kimlerdir, niçin onları resmetmek istediniz?

 

Bir Baba Kuruyş, Bir Baba Mansur, Bir Yunus Emre, Bir Abdal Musa, Bir Pir Sultan Abdal… Ehlibeyt Kızılbaş toplumunun önderleri, yol göstericileri ve ışığıdır. Onları resmetmek, ölümsüzleştirmek isteği ise benim için bir tutkudur.

 

Dünyaya, yaşama bakışınız nasıldır?

 

Ben evrensel düşünürüm, evrensel bakarım. Benim için kökleri, mezhepleri, ırkları değil, cinsleri değil, ben insanın insan oluşuna ve duruşuna bakarım. Çünkü ben resim yapan insanım o yüzden dünyaya bakışım evrenseldir. Ben güzel insanları severim.

 

Avrupa’ya da gittiniz. Orada neler gördünüz? Türkiye’den ne farkı bu ülkelerin?

 

Tüm Avrupa’yı gezdim. İngiltere’ye gittim. Avrupa’daki insana bakış, özgürlük, hukuk (ne kökenli olursanız olun hukukun karşısında eşitsiniz her şeyden önce) sanat ve sanatçıya verilen değer, Avrupa’daki müzelerin çokluğu, belediyelerin çalışmaları çok yerinde. Türkiye’mizde o aşamaya gelmemişiz. Biz gözle görülen farkı görüyoruz. Medeniyetin beşiği beni en çok Fransa’yı sevdim. İnşallah bir kez gideceğim. İngilizleri biraz daha fazla kibirli gördüm.

 

Sevgi ve muhabbetle kalın…

 

Sizler de öyle, kendinize iyi bakın, sağlığınıza dikkat edin…

 

Söyleşi: 19 Mart 2017

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın