“DEVLET LAİK OLUR, BİREY LAİK OLMAZ” SAFSATASI

 

 

 

 

 

“DEVLET LAİK OLUR, BİREY LAİK OLMAZ” SAFSATASI

Toplumu “destabilize” mi etmek istiyorsunuz, önce dille oynayın.

Terimleri değiştirin, kavramların içini boşaltın, sonra onları, işinize geldiği gibi yeniden tanımlayın.

Kendini gizlemenin, akılları karıştırmanın ya da moda deyimi ile “takiyye yapmanın” en iyi yolu, toplumda genel geçer olan kavramlarla oynamak, onları alt-üst etmek, kendinize özgü değişik ve zıt tanımlar yapmak, sonra da bu tanımlara göre kendinizi anlatarak, değişik kesimlere farklı imajlar vermektir.

Örneğin, “temel hak ve özgürlüklerin güvencede olduğu çoğunluk yönetimi” anlamına gelen” demokrasiyi”, “çoğunluk tahakkümü” olarak tanımlar, sonra da kurmak istediğiniz totaliter şeriat devleti yolunda çalıştığınız halde, kendinizi “demokrat” diye nitelersiniz
Örneğin, “toprak ağalığının ve tarıma dayalı üretim biçiminin bir yansıması olan ve artık tarihin karanlıklarına gömülmüş bulunan din devletini geri getirmeyi istemek” anlamına gelen “irtica” kavramını, “Atatürk dönemine geri dönüş” olarak tanımlar ve kendiniz için “ben de irticaya karşıyım” dersiniz.
1990’lı yılların sonunda Türkiye, yukarda verdiğim her iki örneğe de fiilen tanık oldu.
Hem de kimlerin ağzından?
Türkiye’nin sorunlarını çözeceğini öne süren, ama zamanla bizzat kendisi sorun halini alan bir siyasal partinin yöneticileri tarafından.
Türkiye’nin 1990’lı yılları, Osmanlı’nın “fetret dönemi” gibi, tarihe bir “ibret dönemi” olarak geçecek: Bir yanda çeteler, tarikatlar, öte yanda yağma; ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de dilin en önemli ögeleri olan terim ve kavramların içlerinin boşaltılması, yozlaştırılması, saptırılması.
İnsanların da bütün bu aldatmacaya ve yağmaya, “zahir demokrasi buymuş diye” tahammül etmesi.
Şimdi bir de “laiklik devlete mahsustur, bireyler laik olamaz” safsatası savunuluyor.

Hem de nasıl bir mantıkla?
Gerekçesi doğru, sonucu yanlış bir söylemle!
Önce deniyor ki, “laiklik din midir ki, müslümanlıkla karşı karşıya gelsin?”
Doğru. Hem de çok doğru.

Nitekim laiklik bir inanç, bir din olmadığı içindir ki, müslümanlıkla da öteki dinlerle de çelişmez ve karşı karşıya gelmez.
Yani insanlar hem laik hem de müslüman olabilir. Aynen hem laik hem hırıstiyan; hem laik hem de ateist olunabileceği gibi.

Ama insanlar hem müslüman hem hırıstiyan, ya da hem müslüman hem ateist veya hem hırıstiyan hem musevi olamaz.

Bu anlamda, dinlerin yasaklandığı Sovyetler Birliği laik değil, ateist bir devletti.

Türkiye Cumhuriyeti ise kurulduğundan beri, ateist değil, laiktir.

Tüm devlet mekanizması, müslüman bir toplumda, laik bir devlet modeline göre biçimlendirilmiştir.

Bugün de (bazı eksiklik ve fazlalıklarıyla) bu model, yani laik devlet modeli geçerlidir.

Laiklik, devletin, vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde, inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de egemen olan inancın, öteki inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Bu son nokta, yani devletin dinsel baskıyı önlemesi, “laik ve demokratik devletin” en önemli görevleri arasındadır.

Çünkü her insanın inanç özgürlüğünün, özellikle de çoğunluğun inancına karşı korunması, demokratik bir devletin vatandaşlarına karşı olan görevlerinin başında gelir.

İşte devlet yapısındaki bu ilkeyi uygun bulan herkes “laiktir”.
Aynen demokratik devleti destekleyenlerin “demokrat”, aynen serbest piyasa ekonomisinden yana insanların “liberal”, aynen sosyal devletten yana olanların “sosyal demokrat” olduğu gibi.

Demokratlık, liberallik, laiklik, din niteliği taşımadıkları için, bu kavramlar hiç bir inanç ile, hiç bir din ile çatışmaz.

Yani bir müslüman, bir hırıstiyan, bir musevi, hem dindar olabilir, hem demokrat, hem laik, hem de ekonomik düzen konusundaki yaklaşımına göre, liberal; sosyalist veya sosyal demokrat.

Bu çerçevede “Devlet laik olabilir, bireyler laik olamaz” demek, ancak, müslüman olanların, demokrat ve laik olamayacakları inancını yansıtan, şeriat devletinin müslümanlığın gereği olduğu konusundaki siyasal ve ideolojik yaklaşımı kamufle eden bir söylemdir.

Bunun doğal sonucu da, “ey müslümanlar, devletin laik ve demokratik niteliğinden yararlanarak, inancınızın gereğini yapın, şeriat devletini kurmak için çalışın” gibi, hem çağdaş inançlarımıza aykırı, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin 75 yıllık deneyimini ve dolayısıyla bugünkü varlığını reddeden, yani irticayı besleyen bir söylemi gündemde tutmaktır.

Nitekim, “demokrasi amaç değil, araçtır” sözü de bu “anakronik (yani tarih içinde yerini şaşırmış) söylemin” özü değil mi?
Prof. Dr. EMRE KONGAR