ŞAHKULU SULTAN TEKKESİ

Kadıköy İlçesi’nde, Merdivenköy Mahallesi’nde yer alan ve İstanbul’un çevresindeki en eski Türk tesislerinden olan Şahku­lu Sultan Tekkesi, bazı kaynaklara göre, 1329’da Osmanlıların galibiyeti ile sonuç­lanan Pelekanon meydan savaşını müteakip Orhan Gazi tarafından bir Ahî zaviye­si olarak kurulmuştur.. Bu meyanda, söz konusu savaştan sonra Orhan Gazi İzmit Körfezi’nin kuzey kıyısını, Üsküdar’a kadar fethettiğinde, Bizans İmparatoru III. And- ronikos’un, Şahkulu Sultan Tekkesi’nin ye­rinde bulunan av köşkünde sulh müza­kerelerinin yapıldığı, bu görüşmeler sıra­sında, Orhan Gazi’nin, sulh şartları ara­sında, av köşkünün Ahîlere verilmesini is­tediği ve bu şartı Bizanslılara kabul ettirdi­ği, Orhan Gazi’nin dedesi olan Şeyh Ede- bâli’nin yeğeni Ahî Ahmed’in zaviyenin ilk şeyhi olduğu ileri sürülmektedir. Gerek söz konusu zaviyenin, gerekse de “Abda- lân-ı Rum” ve “Gaziyân-ı Rum” zümrele­rine mensup olan, ancak menkıbelerine ve hatıralarına daha sonra Bektaşî’lerin sahip çıktığı birtakım savaşçı-kolonizatör derviş­lerin (Sancakdar Baba, Mansur Baba, Se­merci Baba, Mâh Baba, Gözcü Baba, Yö­rük Baba, Gül Baba, Eren Baba, Garipçe Baba, Buhur Baba, Kartal Baba, Balcı Ba­ba) aynı yıllarda Kartal-Üsküdar eksenin­de tesis etmiş oldukları zaviyelerin, daha ziyade Bizans’ı gözetlemekle yükümlü, ile­ri karakol niteliğinde kuruluşlar oldukları söylenebilir.

Ankara bozgunundan (1402) sonra, Gebze’nin batısındaki Osmanlı toprakla­rının Emir Süleyman Çelebi tarafından II. Manuel Palaeologos’a terk edilmesi sonu­cunda, civarında bulunan diğer zaviyeler­le birlikte, burası da ortadan kaldırılmış, Bektaşî geleneğine göre bu sırada, tekke­nin banisi ve ilk şeyhi olarak kabul edi­len Şahkulu Sultan ile çevredeki zaviye­lerin, “40 erenler” olarak anılan şeyhleri şehit edilmişlerdir. Bu olaydan kısa süre sonra I. Mehmed (Çelebi) bu bölgeyi yeni­den Osmanlı topraklarına katarak Şahkulu Sultan Tekkesi’ni ihya etmiştir. Tekkeye adını vermiş olan, “Şahkulu Sultan” veya “Şahkulu Baba” olarak anılan şeyhin ha­yatı ve kimliği hakkında bilinenler Bektaşî mitolojisindeki birçok başka sima gi­bi, hemen bütünüyle menkıbelerin müp­hem verilerinden ibarettir. Bazı araştırma­cılar, Bektaşî geleneğinde Horasan kö­kenli bir veli olarak kabul edilen Şahkulu Sultan’m, aslında II. Bayezid dönemin­de vuku bulan Şah İsmail yanlısı ayaklan­manın başı olup Osmanlı tarihçilerinin “Şeytan Kulu” olarak adlandırdıkları Kızıl­baş şeyhi olduğunu iddia etmektedir. Şahkulu Sultan Tekkesi muhtemelen 15. yy’ın sonlarında veya 16. yy’m ilk çey­reğinde eski ağırlıklarını yitiren Ahilerden yeni teşkilatlanan, kendilerine bağlanan Yeniçeri Ocağı’nın da etkisiyle gitgide güç­lenen Bektaşîlere intikal etmiştir. Bundan sonra Şahkulu Sultan Tekkesi Bektaşîliğin İstanbul’daki âsitanesi, ayrıca bu tarikatın Osmanlı topraklarındaki bütün tekkeleri içinde en önemlilerinden birisi olarak var­lığını sürdürmüştür. Bazı kaynaklarda, Ba- bagân (mücerred) koluna bağlı Bektaşî tekkeleri arasında Şahkulu Sultan Tekke- si’nin Kırşehir’deki pir evinden ve Dimeto- ka’daki Seyyid Ali Sultan Tekkesi’nden sonra üçüncü sırayı işgal ettiği bildirilmek­te, diğer bazı metinlerde ise bu tekkeye “âsitane-i saniye” ve “ikinci pir evi” denil­diği görülmektedir.

Osmanlı başkentini Anadolu’ya bağla­yan yolun üzerinde bulunan Şahkulu Sul­tan Tekkesi’nin Devlet-Ordu-Bektaşîlik iliş­kilerinde ve teşrifatta özel bir yeri vardı. Bu meyanda pir evinden İstanbul’a gelen dedebabalar İstanbul’daki Bektaşî ricali ve Yeniçeri Ocağı’nm ileri gelenleri tarafın­dan, gösterişli bir merasimle Şahkulu Sul­tan Tekkesi’nde karşılanır, burada bir müddet dinlendikten sonra İstanbul’a nak­ledilirler, Kırşehir’e dönüşlerinde de yine bu tekkeden uğurlamrlardı. 1826’da Ye­niçeri Ocağı ile birlikte Bektaşî tarikatının da lağvedilmesi üzerine Şahkulu Sultan Tekkesi Bektaşîlerden Nakşibendîlere dev­redilmiş, o tarihteki postnişini Âhir Meh- med Baba dört dervişi ile beraber Tire’ye sürülmüştü. Bu hengâmede tekkenin yık- tırılmasa bile en azından tahribe uğradığı tahmin edilebilir. Bilindiği gibi 1826’dan tekkelerin kapa­tıldığı 1925’e kadar Bektaşîlik resmen mül­ga sayılmış, Tanzimat’tan ve özellikle bu tarikata yakınlığı olduğu bilinen Abdüla- ziz’in tahta çıkmasından (1861) sonra Bek­taşîlere devletçe müsamaha gösterilmeye başlanmış ve “Nakşibendî” adı altında ken­di geleneklerini sürdürmelerine göz yu­mulmuştur, Bu arada Şahkulu Sultan Tek­kesi’nin de bir durgunluk devresinden sonra geçen yüzyılın ortalarından itibaren yavaş yavaş canlandığı ve Bektaşîler nez- dindeki eski önemini kazandığı gözlen­mektedir. Tekkenin günümüze intikal et­miş olan yapıları bu ikinci kuruluş devri­ne aittir. Özellikle bu dönemin postnişin- lerinden Mehmed Ali Hilmî Dedebaba’ mn(->) (ö. 1’907) meşihatı (1863-1907) bo­yunca Şahkulu Sultan Tekkesi yoğun bir imar faaliyetine sahne olmuştur.

Cümle kapısında bulunan 1291/1874-75 tarihli kitabe tekkeyi oluşturan bütün bina­lar için geçerli bir ihya kitabesi olmadığı gibi, tekkenin çekirdeğini teşkil eden mey­dan evi ile buna bağlı büyük aşevi-“kiler evi” çamaşırhane-hamam kanadının mima­ri özellikleri, ayrıca tekkenin tarihçesine ilişkin bilgiler bu bölümlerin 19. yy’m or­talarında inşa edildiğini göstermektedir. M. Ali Hilmi Dedebaba’mn 1286/1869-70’te ikinci kere pir evini ziyaretinden dönüşün­de tekkeyi tamir ettirdiğini ve genişletti­ğini matbu divanındaki biyografisinden öğreniyoruz. İkametgâh bölümü meydan evinin kuzeyine bu tarihten sonra, cümle kapısındaki kitabenin işaret ettiği 1291/ 1874-75’te eklenmiş olsa gerektir. Aynı şe­kilde cümle kapısından başka bunun ya­nındaki bölümlerin (kapıcı can hücresi, ba­cılar mahfili, at evi) bu tarihte inşa edildi­ği, meydan evinin, büyük aşevi-“kiler evi” çamaşırhane-hamam kanadının da aynı ta­rihte esaslı bir onarım geçirerek son şek­lini aldığı tahmin edilebilir. 19. yy’m dör­düncü çeyreğinde de imar faaliyetinin de­vam ettiği, 1309/1892’de bir “zenbûr evi” (arı kovanı) ve 13’13/189Ğ’da da şeyh oda­sı niteliğinde bir mekânın inşa edildiği an­laşılmaktadır.

1925’te kapatıldıktan sonra mülkiyeti Vakıflar İdaresi’ne intikal eden Şahkulu Sultan Tekkesi bir müddet son postnişin Haşan Tahsin Baba’nm ve bazı dervişle­rin meskeni olarak kullanılmış, bu son ku­şağın vefatını müteakip terk edilerek harap olmaya başlamıştır. Günümüze ulaşama­mış olan bazı bölümlerin bu devirde or­tadan kalktıkları bilinmektedir. 1965 civa­rında Vakıflar İdaresi tekkenin bir kısmı­nı (meydan evi ile buna bitişik olan bazı bölümleri) restore ettirmiş, ancak herhan­gi bir fonksiyon verilmediğinden yapılar yeniden harabiyete yüz tutmuştur. Son yıl­larda kurulan Şahkulu Sultan Külliyesi’ni Onarma ve Yaşatma Derneği tekkeyi aslı­na uygun biçimde tamir ettirerek Bektaşî kültürünün yaşatıldığı bir merkez haline getirmiş bulunmaktadır.

İstanbul’da Bektaşîliğin en parlak tem­silcisi olan Şahkulu Sultan Tekkesi yeni- çerilik-Bektaşîlik bağından kaynaklanan askeri, siyasi öneminin yanısıra Bektaşî edebiyatı ve musikisinde de önemli bir ye­re sahiptir. Özellikle Bektaşîlerden başka diğer tarikat ehli arasında da sevilen ve sa­yılan, bir müddet Kırşehir’deki pir evinde dedebabalık yapacak kadar nüfuzlu olan şair ve bestekâr M. Ali Hilmi Dedebaba’mn meşihatı sırasında Şahkulu Sultan Tekke­si verimli bir kültür hayatına sahne olmuş­tur. Ayrıca haziredeki mezarlardan da gö­rüleceği üzere, mensupları arasında devlet ricalinden birçok kimsenin bulunduğu bu tekke “aristokrat” havalı İstanbul Bektaşîli­ğini temsil etmekteydi.

Kaynaklarda çeşitli başka adlarla da (Gadnî Dede, Hamdi Baba, Merdivenköy, Şahkulu Baba, Şeyh ıMehmed Ali Baba) anılan Şahkulu Sultan Tekkesi’nin ayin gü­nü perşembe idi. Mücerred erkânının uy­gulandığı tekkede, Dahiliye Nezareti’nin R, 1301/1885-86 tarihli istatistik cetvelinde 30 erkeğin ikamet ettiği belirtilmiştir. Vak’a-i Hayriye’den (1826) önceki dönemde adla­rı tespit edilebilen postnişinler Mustafa Ba­ba (ö. 1682), Yusuf Baba (ö. 1685), Mürşid Ali Baba (ö. 1697), Hacı Feyzullah Efendi iö. 1761), Mahmud Baba (ö. 1793), İsma­il Baba (o. 1796), Ali Baba (ö. 1813) ve Âhir Mehmed Baba’dır. Vak’a-i Hayriye’ den kısa bir süre sonra tekkenin Halil Rev- nakî Baba (ö. 1850) tarafından canlandı- rıldığı rivayet edilmekte fakat ikinci bâni olarak genellikle Ahmed Baba (ö. 1849) kabul edilmektedir. Daha sonra meşihat görevini üstlenen postnişinler ise Hacı Sa­dık Baba (ö. 1852), Hasan Baba (ö. 1857),

Ali Baba (ö. 1863), Mehmed Ali Hilmi De- debaba (ö. 1907), Filibeli Mustafa Yesarî Baba, Ahmed Burhan Baba, Hacı Ahmed Baba (ö. 1918), Ubeydullah Baba, Filibeli İbrahim Fevzî Baba, Ahmed Nuri Baba, Yalvaçlı Mehmed Tevfik Baba ve Merhaba Tahsin Baba’dır.

Şahkulu Tekkesi bütün Bektaşî âsitane- leri gibi şehrin dağdağasından uzak, mesi­re niteliğinde, asude bir mevkide, geniş bir arazi içinde yer alır. Günümüzde tekke­nin arsası doğuda imam Ramiz. (l’ekke Al­tı) Sokağı, batıda Mania Yolu, güney ve kuzeyde ise komşu parsellerle çevrilidir. İmam Ramiz Sokağı’nm ötesinde Şahkulu Tekkesi’ne bağlı olanların gömülü bulun­duğu geniş bir mezarlık doğuya doğru uzanır.

Tekkenin cümle kapısı kuzeyde, bu­günkü İstanbul-Ankara otoyolu yönünde yer alır. Cümle kapısının dışında, ulu bir çı­narın altında tekkeye bağımlı olan Mâh Ba­ba Çeşmesi bulunmaktadır. Bu çeşmenin yanında günümüze ulaşamamış bir namaz­gah ile tekkeyi ziyarete gelenlere selam­lık vazifesi gören bir kahvehanenin var ol­duğu bilinmektedir. Cümle kapısından tek­kenin bahçesine girildiğinde sağda “kapıcı can” hücresi ile kadınların ağırlandığı bacı­lar mahfili sıralanır. Aynı sırada yer alan üçüncü birimin de ahırların bakımı ile yü­kümlü olan at evi babasına ait olduğu tah­min edilebilir. Söz konusu mekânların ar­kasında kuzey yönündeki çevre duvarı bo­yunca tekkenin at evi (ahır) uzanır.

Cümle kapısının soluna, kuzey-güney doğrultusunda tekkenin en önemli bölüm­lerini barındıran ana bina yerleştirilmiştir. Bu bölümler kuzeyden güneye doğm, tek­kede yaşayan mücerred babalara ve der­vişlere (canlara) mahsus iki katlı ikamet­gâh, bu kanadın içinde gündelik yemeğin pişirildiği küçük aşevi, ayinlerin icra edil­diği meydan evi, özel günlerde kullanılan büyük aşevi ve bununla iç içe bulunan ça­maşırhane, “kiler evi”, hamam, aşevi baba­sı ile “kiler evi” babasının hücreleridir. Ana bina kuzey ve doğu yönlerinde daha zi­yade babaların gömülü olduğu bir hazire ile kusatılmıstır.,Sahkulu Sultan’ın acık türbesi de bu hazirededir. Ana binanın batı yönünde ise bahçeye nazır setler üzerin­de havuzlar ye çardaklar göze çarpar. Bu kesimde, cümle kapısının tam karşısında, tekkeye gelen hatırlı misafirlerin ağırlandı­ğı, şeyh odası niteliğinde bir mekânın bu­lunduğu bilinmektedir. Ayrıca tekkenin bahçesinde ekmek evinin (fırın), zenbûr e- vinin (arı kovanlarını barındıran yapı), ko­yun ve inek ağıllarının ve kozahanenin du­var kalıntıları, çeşitli bostan kuyuları ve bir su kulesi görülmektedir.

Tekkerin yakınındaki Çemenzar mev­kiinde ise kuruluşundan beri tekke ile bağlantılı olan ve M. Ali Hilmi Dedebaba tarafından 1307/1889-90’da tamir ettirilen GözcyJBaba makamı ve haziresi bulun­maktadır. Göztepe semtinin adını bu ma­kamdan aldığı unutulmamalıdır, Yine bu mevkide tekke sakinleri tarafından yazlık ikametgâh olarak kullanılan büyük bir ah­şap köşkün yer aldığı malumdur.

Önünde atlar için düşünülmüş uzun ya­lağı ile tipik bir kır çeşmesi olan Mâh Baba. “Çeşmesi’nin aynataşmda ve musluk yerin­de’teslim taşı kabartmaları dikkati çeker. Tepede Iİ. Âbdüİhamid’in tuğrası ve 1315/ 1897 tarihi yer almaktadır. îki mısralık.man­zum kitabenin, sülüsle yazılmış olduğu se­zilmekte ise de günümüzde okunması im­kânsızdır.-

Namazgâh bütünüyle ortadan kalkmıştır.. Buradan getirildiği anlaşılan 1161/1748 tarihli mihrap taşı yakın tarihe kadar mey­dan evinin duvarına dayalı olarak durmakta taşın üst kesiminde Lale Devri üslubunu anımsatan kabartmalar bulunmaktaydı.

Cümle kapısının dikdörtgen açıklığı kesme küfekiden sövelerle kuşatılmıştır. Düşey çubuklarla ve dairevi madalyonlar­la donatılmış olan yan sövelerin üst biti­minde teslim taşı kabartmaları yer alır. Üst söve başlığının tam ortasına da Bektaşîlerce kutlu ‘sayılan ve “Hacıbektaş taşı.” ola­rak adlandırılan oniksten bir teslim taşı ka­kılmıştır. Üst söve başlığı yanlarda pilastr- larla kuşatılmış, üst sınırı bir silme kuşağı ile belirtilmiş, silmenin üzerine oturan ki­tabe levhası bileşik kemer görünümünde bir alınlığın içine alınmış, yanlara, pilastr- larm hizasına, dikdörtgen prizma biçimin­de, üstlerinde birer kürenin bulunduğu ba­balar yerleştirilmiş, alınlığın tepesine alem olarak “horasanî” denilen tipte bir Bektaşî tacı oturtulmustur. Sülüs hatla yazılmış olan manzum kitabe 1291/1874-75 tarihlidir.

Boyutları en geniş yerinde 47×32 m’yi bulan ana binanın kuzey kesimi iki katli

ikametgâh bölümüne tahsis edilmiştir. “L” planlı bir kitle oluşturan ikametgâhın du­varları tuğla ile örülmüş, pencerelerin bü­yük çoğunluğu ile kapılar sepet küpü kemerlerle donatılmıştır. Alaturka kiremit kaplı  bir çatı île ortülü olduğu bilinmek­tedir. 1960larda vuku bulan bir yangın so­nucunda söz konusu kanat harap olmuş, son yıllarda yalnız cepheleri eski haline uygun olmak kaydıyla yeniden inşa edil­miştir. Bu yüzden özgün planı hakkında bildiklerimiz sınırlıdır. “Esâs giriş güneyde yer almakta, ayrıca kuzeye “Şahkulu Sultan” makamına açılan, diğer bir kapı bulunmak­tadır,

Ana binanın güney kesimini işgal eden tek katlı kanada batı cephesinden girilir. Duvarlar moloz taş. ve. tuğla, ile örülmüştür. Büyük aşevi ile çamaşırhanenin ortaklaşa sahip oldukları, düzgün olmayan bir plana sahip mekân yaklaşık 12×6 m boyutlarındâdır. Girince sağda aşevinin büyük oca­ğı göze çarpar. Burada ilginç olan ocağın aynı zamanda, hemen arkasında bulunan hamamın külhanı olarak kullanılacak şekilde tasarlanmasıdır. Aşevi ocağından sonra hamamın girişi bunun da ötesinde ça­maşırhane ocağı yer alır. Solda (kuzey yonünde) meydan evinden bu kanada açılan iki tane kapı-pencere görülür. Doğuda yan yana “kiler evi” ile “kiler evi” babasının hücresi sıralanmaktadır. Isı kaybını asga­riye indirmek için hamamın aşevi ocağı ile ile çamaşırhane ocağının arasına yerleştirilmiş olması dikkati çekmekte aynı ilginç çözüm daha önce 1748 tarihli Ab- dal Yakub Tekkesi’nde karşımıza çıkmakta’dır.

Bir câmekân-ılıklık, bir halvet ve bir heladan oluşan hamamda ilginç mimarı ayrıntılar göze çarpar. Bunlardan biri halvet ile camekan-ılıklık arasındaki duvarlarda bulunan tütekli bir lamba penceresidir. Diğeri de camekan-ılıklık  mekânının gü­ney duvarında yer alan, alçı kabartma perde motifleri ile çerçevelenmiş ve geç dönem halk resmi türünde hayali bir peyzaj­la  bezenmiş olan niştir. Aşevi babasının hücresi kanadın güneybatı köşesine sonradan eklenmiştir.

Bütun bu bölümler içinde, gerek tekke­nin fonksiyon şemasında odak noktasını teşkil etmesi, gerekse de mimari özellik­leri bakımından en önemlisi şüphesiz ki .meydan evidir. Tekkenin ana binasının or­tasında yer alan meydan evi kuzeyde tekke sakinlerinin odalarını ve küçük aşevini barındıran iki katlı yapıya., güneyde büyük aşevi “kiler evi”, hamam, hela ve çamaşırhane böÎümlerini ihtiva- eden iki katlı diğer bir yapıya bitişiktir. Meydan evi ile bu iki yan kanat_arasında kapılar ile geçiş sağlanmıştır. Batısında ise bir giriş mekanı mahiyetinde olan taşlık ile su haznesi yer almaktadır. Sonuçta meydan evi ancak doğu yönünde serbest kalmakta ve içinde yer aldığı yapı kitlesinden dışarı taşmaktadır.

Ayrıca komşu bölümler ile böylesine kuşa­tılmış olmasına karşılık  yan kanatlara nis­petle yüksek tııtulmuş üst yapıs  sayesinde dışarıdan bakıldığında bağımsız birbölüm olarak algılanabilmektedir.

Meydan evinin planı muntazam bir onikigenden oluşur. Moloz taş ve tuğla ile örgülü, içten ve dıştan sıvalı duvarlar, ke­narları içten 2,80 m uzunluğundaki bu oni- kigeni meydana getirmektedir. Şüphe yok ki bu mekânın tasarımında çokgenler için­de onikigenin seçilmiş olmasının yegâne sebebi On İki İmam kültüne sıkı sıkıya bağlı olan Bektaşîliğin rakam semboliz­minde söz konusu sayının kutsallıkta baş­köşeyi işgal etmesidir.

Meydan evinin güneydoğu (kıble) yö­nünde yer alan ve planda 1 no. ile göste­rilmiş olan kenarında ayinlerde “taht-ı Mu- hammed”in ve “kanun çerağı”nm konul­masına mahsus bir niş bulunmaktadır. Onikigenin doğu yönünde dışarıya taşkın­lık yapan dört kenarında (2, 3, 4 ve 5 no’lu kenarlar) yerden başlayan birer kapı-pen- cere açılmış olup bunlardan hazire ve özellikle tekkeye adını veren Şahkulu Sul- tan’ın kabri seyredilmektedir. Âdeta birer niyaz penceresi niteliğinde olan bu açık­lıklar, mekânda bulunan bütün diğer pen­cere ve kapılar gibi, tuğladan örgülü sepet kulpu kemerler ile taçlandırılmış ve dış­tan küfeki söveler ile çerçevelenmişlerdir.

Kuzeydeki 6 no’lu kenarda da 1 no’lu- dakine benzer diğer bir niş görülmekte ve bunun yanlarında birer devşirme sütun parçası yer almaktadır. 7 ve 8 no’lu kenar­larda taşlığa açılan ve doğudakiler ile ay­nı boyutlara sahip olan birer kapı-pence- re vardır. Taşlıktan hem dışarıya hem de ikametgâh bölümüne geçildiğine göre, bu açıklıklar gerek tekkede meskûn olanla­rın, gerekse de ayinlere katılmak için ge­lenlerin kullanmasına mahsustur. Bunlar­dan 8 no’lu kenarda yer alan kapı-pence- reden girince sağda yine devşirme bir sü­tun parçası vardır ki “sırac-ı münir” tabir edilen kandilin kaidesi olsa gerektir. Bu kandil meydan evinin esas girişi olan ve Bektaşîlerce kendisine büyük kutsallık at­fedilen. “eşiğin” sağında bulunduğuna gö­re bu kapı eşik olmalıdır. 9 no’lu kenar­da meydan evinin çatısına çıkan kâgir merdivene geçit veren açıkiık yer almak­tadır.

Arkasını su haznesine dayamış olan 10. kenarda ise önleri yalaklı üç adet abdest musluğu bulunmaktadır. Bektaşîlerin “tel­kin ayini” tabir ettikleri “ikrar verme” ya­ni tarikata girme merasiminde “talib”in “rehber” önderliğinde birbirini müteakip üç abdest aldığı ve bunlardan sonuncu­sunun bildiğimiz namaz abdestine çok benzediği düşünülür ise, buradaki abdest musluklarının alelade bir şadırvan niteli­ğinde olmayıp tarikat erkânı ile ilgili bir fonksiyonu olduğu ortaya çıkmaktadır, Ni­tekim taşlıkta bunların eşi olan üç adet musluk daha yer almaktadır ki, kanaati­mizce cemaatin abdest almasına mahsustur.

Meydan evinin güneyinde yer alan 11. ve 12. kenarlarda, büyük aşevi, “kiler evi”, hamam, hela ve çamaşırhane gibi mekân­ların etrafında sıralandığı taşlığa açılan bi­rer kapı-pencere bulunmaktadır. Ayin me­kânı ile yemek pişirme mekânı arasında böylesine doğrudan bir ilişki kurulmasının sebebi Bektaşîliğin erkânında, meydan

Meydan evi ile güneydeki bölümlerin planı:

  1. Giriş taşlığı,
  2. meydan evi,

III. büyük aşevi,

IV, kiler evi,

V, kiler evi babasının hücresi,

  1. çamaşırhane,

VII, hamam (camekân-ıiıkhk),

V7II. hamam (halvet), IV- hela,

  1. Aşevi babasının hücresi.
  2. Baba Tanman

evinde “ayin-i cenrlerce kumlan “muhab­bet sofra’lannda “lokma görülmesi” (ye­mek yenilmesi) ve “dem alınması’’dır (şa­rap ve rakı gibi alkollü içkiler içilmesi). Ay­rıca telkin ayininde talibin aldığı abdest- lerin ilk ikisinin gusül abdesti niteliğinde olması da meydan evinin hamam ile olan bağlantısını açıklamaktadır. Yine burada meydan evi ile “kiler evi”nin yakın ilişkisi de “kiler evi”n:in yalnız yiyecek ve içecek­lerin değil aynı zamanda ayinlerde kullanı­lan çeşitli tarikat eşyasının (tespih, buhur­danlık, kandil, şamdan, teber, keşkül, ne­fir vb) saklandığı bir bölüm olması ile açık­lanabilir. Nitekim Bektaşîlikten gayri tari­katların erkânından buna benzer husus­lar olmadığı için bu tarikatlara bağlı tekke­lerin hemen hiçbirisinde ayin mekânı ile mutfak, “kiler evi” ve hamam bölümleri arasında böylesine bir kaynaşma görül­mez.

Meydan evinin duvarlarının üst kısmın­da, her kenarda birer tane olmak üzere, toplam on iki adet pencere sıralanmak­tadır. Bunlar alttakiler ile aynı karakter­de, ancak biraz daha küçüktür. Bu üst pencerelerin altında, köşelerinde Bekta­şîliğin “alamet-i farikası” haline gelmiş olan on iki köşeli teslim taşlarının kabart­ma olarak yer aldığı birer dikdörtgen mer­mer levha bulunmaktadır. Bu levhalarda zamanında On İki İtnam’ın isimlerinin ya­zılı olduğu kolayca tahmin edilebilir. Meydan evinin mimari düzeninde en çok dikkati çeken ve tekkedeki bu bölü­mün tarikat mimarisi için olduğu kadar ge­nel olarak Türk İslam mimarisi tarihinde önemli bir yer işgal etmesine sebep olan husus ise yapıda kullanılmış olan değişik örtü sistemidir. Şöyle ki, meydan evinin onikigen alanının tam ortasında, kaidesi ve başlığı onikigen olan daire kesitli bir mermer sütun yükselmekte, bu sütunun ekseni etrafında 360° dönen ve bu sütun ile duvarlara oturan, tuğla ile örülmüş bir tür ^dpa2gJorwz]]jnekânı örtmektedir.

Bu arada sütunun yerÜIdığı noktanın Bektaşîlerce “dar” veya “dar-ı Mansur” di­ye adlandırıldığı “vahdet”, yani Tanrı ile birleşme makamı olarak kabul edildiği, ay­rıca sırat-ı müstakîm”i, yani Hakka giden doğru yolu sembolize ettiği ve ayinlerde  çok önemli bir yeri olduğu göz önünde tutulur ise; bu noktada yer alan taşıyıcının inşai (rasyonel) fonksiyonunun yanısıra en az onun kadar önemli bir de sembolik (ir­rasyonel) fonksiyonu olduğu ortaya çık­maktadır. Hattâ bu mekânı kendilerine has inanç ve sembollere göre şekillendirmiş ve kullanmış olan Bektaşîlerin bu sü­tunu üst-yapıyı- taşıyan sıradan bir mima­ri unsur olarak değil meydan evinin batini (ësotérique) muhtevasının en kutsal bir parçası olarak telâkki ettikleri rahatlıkla ileri sürülebilir.

Ayrıca Bu sistemde tarikat sembolizmi­nin bir tekkenin süsleme programını ne öl­çüde etkileyebildiğini göstermesi bakımın­dan dikkat çekici ayrıntılar yer almaktadır. Tabanında ve tepesinde silmeler ile do­natılmış olan onikigen mermer kaidenin yüzlerinde, her yüzde bir’tane olmak üze­re, toplam 12 tane, şamdan üstünde mum kabartması, kaş kemerli nişler içinde yer almaktadır. Bilindiği gibi Alevilik temayyülünün  bulunduğu bütün tarikatlarda ve özellikle Bektaşîlikte mum “çerağ” olarak isimlendirilir ve “nur-ı Muhammedi’yi, ay­rıca Hz Muhammed ile aynı nurdan yaratıldığı kabul edilen Hz Ali’nin nurunu ve onun neslinden gelen On iki İmam ile bu zatların manevi vârisleri olan velilerin nurlarını sembolize etmektedir. Şüphe yok ki kaidede yer alan on iki çerağ da On İki İmam’ın nuruna işaret etmektedir. Bu sembolik içerikli süslemenin meydan evini “sırat-ı müstakim”i ifade eden orta noktasında yer alması da ayrıca dikkate değer. Sanki bu şekilde, On İki İmam’ın Tanrı’ya giden doğru yolu nurları ile aydınlattıkları gerçeği anlatılmak istenmiştir. Hurufî etkileri ile yoğrulmuş Bektaşî sembolizminde Arap alfabesindeki elif harfinin söz konusu kaidenin yer aldığı dâr noktası ile aynı şeyleri ifade ettiği de hesaba katılır ise bu kaidenin üstünde bir elif gibi göğe doğru yükselen sütunun da sırat-ı mustakimi sembolize ettiği düşünülebilir.

Bu arada söz konusu sütuna ait ola halen İstanbul’da Türk-İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi’nde bulunan çok değişik bir bilezikten de söz etmek gerekir. Sutunû kaideye oturduğu yerden kavradığı anla-şılan bu bilezik tunçtan mamul ve parçadan müteşekkil.olup üzerinde eşit aralıklarla monte edilmiş on iki adet el yer almaktadır. Gerçekçi bir üsluba ve çok temiz bir işçiliğe sahip olan bu eller yumruk şeklinde sıkılmıştır. başparmakları ile işaret parmakları arasında kalan boşluklara ilerde uyandırılmak üzere çerağların yerleştirildiği muhakkaktır. Bu çerağ tutan ellerin herbiri kaidedeki çerağ kabartmalarının birinin üstüne isabet etmektedir. Tekkenin onarımı sırasında bu ilginç bilezik-şamdanın bir eşi imal edilerek özgün yerine monte edilmiştir. Sütun başlığına gelince altı yuvarlak üstü onikigen olan bu başlıkta ampir üslubuna bağlanan kabartma akantus yapıları ve yumurta dizisi gibi süslemeler üretilmektedir.  Bunun üstünde yine onikigen olan impost niteliğinde ikinci bir başlık yer almaktadır. Daha yukarıda ise bundan mamul olan 12 adet akantus yapılarından oluşan bir tür taç bulunmaktadır. Yaprakların uçları sola doğru kıvrılmış olup 5 ve 6. yy’ların Bizans Mimarisinde görülen bir başlık tipini hatırlatmaktadır. Bu tacın yapraklarından 12 adet ?? silme hareket etmekte ve B. N. Şehvaroğlu’nun tabiri ile “havai fişek gibi dökülerek” duvarların köşelerine varmaktadır. Böylece yelpaze tonozun yüzeyi oniki dilime ayrılmış olmakta ve plan ile üst yapı arasında görünüş bakımından bir bütünlük sağlanmaktadır. Yelpaze tonozun aslında dıştan onikigen piramit biçiminde ahşap bir külah ile örtülü olduğu halde son tamirlerde bu çalışma iptal edilmiş ve üst yapıya dışarıdan baktığında gözün yadırgadığı çok basık bir kubbe görüntüsü verilmiştir. Meydan evinin alemi mermerden oyulmuş elifi tipte bir Bektaşi tacıdır. Aynı tekkenin cümle kapısında da karşımıza çıkan tarikat tacının alem olarak kullanılma durumu geç devir tekkelerinde çokça görülen bir özelliktir. Meydan evine özgünlük katan bu ilginç tasarım Türk-İslam mimarisinde Şahkulu Sultan Tekkesi’nden önce 12.yy’dan itibaren farklı yapı türlerinde (kümbetlerde tekkelerde sivil mimari eserlerinde) gözükmekte büyük bir ihtimalle orta direkli çadır ve ev tipinden kaynaklanan bu çözüm söz konusu tekkede Bektaşiliğe özgü sembolik değerlerle ve Osmanlı ampir üslubuna bağlanan mimari ayrıntılarla donanmış olarak karşımıza çıkmaktadır.

Baha TANMAN

İstanbul Ansiklopedisi