Şu dünyada diyeyim, gönlümü en çok okşayan, kalbimi yumuşatan, derdime derman olmasalar da yanımda olan, yolumda olan sözler, âşıkların sözleridir
Alevilere küfredip, hakaret edip, kötüleyip, yakıp yıkacağınıza, oturun kalkın da dua edin! İyi ki Aleviler var, kafa sallayıp, iç geçirip, bakışlarınızı uzaklara dikip, gamlanmanızı, efkarlanmanızı çokça onlara borçlusunuz. O ikide bir, kötü bir şey olunca adını karıştırdığınız, suçladığınız, evine gitmediğiniz, yemeğini yemediğiniz, suyunu içmediğiniz, elini sıkmadığınız, haklarında iğrenç rivayetler türettiğiniz Ali evlatlarından söz ediyorum.

Şimdi söyleyeceklerimi muhtemelen biliyorsunuz, belki de bilmezden geliyorsunuz ve büyüklerimizin dediği gibi “Alevi de insan!” ya da “Alevi ama iyi bir insan” diye düşünüyor olabilirsiniz. Olabilir tabii, insanlık hali! Dedim ya, Alevilerin varlığı sizin varoluşu daha çok sorgulamanıza, dünyanın geçiciliğine daha çok kafa yormanıza, dünya malının beyhude oluşunu düşünmenize yol açabilir. Yani yapıp ettikleriniz kadar, yapmadıklarınızı da tartabilir, Tanrı’yla dostça hasbihal edebilir, korkulacak bir şey olmadığını da görmüş olursunuz.
Böylece bağlanıp kaldığınız, şu bir türlü kurtulamadığınız dünyadan da biraz uzaklaşmış olur, deyim yerindeyse kafayı dinlersiniz. Eh, kalıbı dinlendirmeden önce yapılacak en iyi şeylerden biri kafayı dinlemekse, biri de halk şairlerine kulak verip, dinlemektir.

Halk şairi, Hak şairidir. Onlarda halkın sesi olarak duyduğunuz şey, Hakkın sesidir. Halkın, Hakkın şairi ve sesi olansa ‘Âşık’tan başkası değildir. Halk âşığı, Hak âşığı, kısaca hakikat âşığıdır o. Benim günümüz âşıklarından saydığım Ulaş Özdemir, Senden Gayrı Aşık mı Yoktur (Kolektif, Kasım 2017) kitabında bu âşıkları, “20. yüzyıl âşık portreleri” biçiminde resmediyor, hürmet ediyor, sevgiyle anıyor.

Ulaş, bazı âşıklarla söyleşmiş, bazılarıyla halleşmiş, bazılarının öyküsünü dillendirmiş. Dünyanın haline, insanın kimsesizliğine, memleketin kaderine, içlerinden geldiği gibi değen, dokunan aşıkların hem kişisel hem de toplumsal tarihlerine bir yürüyüş eylemiş. İyi ki eylemiş, ben de dört göz hevesle, iki yürek hasretle, “gözleyi gözleyi gözüm dört oldu/Ali’m ne yatarsın günlerin geldi” duygusuyla beklermişim meğer!

Beklenmez mi, benim de tarihim ve talihim var onlarda. Âşık Veysel’in insanı aydınlatan, öğüt veren, ümmi bilge sözleri, Âşık İhsani’nin gür mü gür red ve itiraz bildiren şarkıları, Nesimi Çimen’in adaşları Seyyid Nesimi ve Kul Nesimi’den miras ateşten gömleği, Âşık Mahzuni Şerif’in kocaman yüreğiyle korkaklara, hırsızlara, işbirlikçilere, gericilere çektiği “yuh yuh”ları, âşıklık geleneğini atı ‘Leyla’ ile Anadolu’yu gezerek süren Davut Sulari’nin adanmışlığı… Sonra az kaldı alicenap devletimizin ‘mazhar’ına nail olacak olan Neşet Ertaş, ki gönülleri birbirine bağlayandır, dini siyasete alet edenlere karşı halkı uyaran, köktendinci tehlikeyi yıllar önce şiirleriyle haber veren Kul Hasan, “iki taşı birbirine vurunca türkü çıkan” Çamşıhı’nın aşıklarından, tevazusuyla da büyük bir aşık Mahmut Erdal, ulu bir çınar gibi, boyuyla, posuyla, gürül gürül sesiyle hatırladığım koca Feyzullah Çınar, Tahtakuşlar’da Hakka yürüyen, “insan anasından Alevi doğmaz ki, kim insana hizmet ediyorsa Alevi odur!” diyen, “Ali gibi otur ki Ali’yi göresin” şiarını yol bellemiş, büyük yorumcu Ali Ekber Çiçek, Esin Afşar’ın üne kavuşturduğu “Yoh Yoh”un sahibi Kul Ahmet, direnişin simgesi olan, hayranlıkla dinlediğimiz, “babam göz istiyordu, ben saz istiyordum” diyen Âşık Şahturna, devlet destekli gerici faşist sürüsünün yaktığı Madımak’ta yitirdiğimiz Muhlis Akarsu, ki “Bunun sonu ip olsa da/kula kulluk yakışır mı?” diyendir, Âşık Mahzuni’nin kendisinden sonra gelen ozanlar içinde işaret ettiği, bir bakıma el verdiği Dertli Divani, ve Âşık Veysel’den Kul Ahmet’e tüm âşıkların arkadaşı, yoldaşı olan, Arif Sağ’ın “seni on bin Aleviye değişmem!” dediği usta gazeteci, gönül adamı Fikret Otyam.

Çocukluk cemim onlarla kuruldu, görgü ceminde hepsiyle kalp kalbeydim, gençlik semahını onlarla döndüm. Yalnız onlar mı, bu kitapta isimleriyle yer almasalar da, varlıkları unutulmaz, eskiden yeniden nice aşık da dile geldi, coşa geldi, meydana geldi. ‘Var ol âşık, nur ol âşık!’ sözleri, hep kalbimizden koptu geldi. Hemen hepsi yoksulluktan deyişlerle, duyuşlarla çıkmış insanlardı. Geleneğin en zengin, en renkli, en derin, en cömert kanadı. Haktan gelenin halka gitmesi. Neşet Ertaş gibi “bilmem azdan çok anlar mısınız?” diyenlerin oluşturduğu tevazu ehli hepsi de.

Başka türlü bir aydınlanmayı yaşayan, yaşatan Türkiye’nin aydınlık yüzleri, sesleri, yürekleri, âşıkları onlar. Neşet Ertaş’ın ‘bizim bu kara yürekliler’ dediği abdallar dahil. Bir ‘iç aydınlanma’ yaşattı âşıklar. Bir anlamda Tanrı ile insan arasında, tabiat ile insan arasında, toprak ile, su ile, varlık ile, ölüm ile insan arasında bir ‘tercüman’ oldular, o dilleri insanın diline çevirdiler. Harf harf, hece hece, sözcük sözcük, dize dize, sabırla, bıkmadan çalıp usanmadan söyleyerek bellettiler, öğrettiler, ezberlettiler. Işığı erken karartılan, ki bu Türkiye’nin kararmasına yol açan sürecin de başlangıcıdır, Köy Enstitüleri gibi, âşık geleneği de bir tür aydınlanma enstitüsü işlevi gördü, görüyor. Selda, Cem Karaca, Edip Akbayram ve sonraki kuşaklardan şarkıcıların da yorumladığı bu türküler, deyişler, “Ben gelmedim dava için/benim işim sevi için” diyen Yunus Emre geleneğinin izleridir. Kendilerini davaya adamış olarak tanımlayan, dava adamı olduklarını tekrarlayan, ‘kutsal dava’ları neyse onun peşinde halkı bölmekten çekinmeyenlere karşı, birlikten, barış içinde özgürce bir arada yaşamaktan, cem olmaktan yana olan ve denilebilirse de tek davaları bu olan insanların geleneği, yolu, onların sözlerinde, seslerinde, büyük insanlığın ortak şarkısı olarak sürüp geldi, uzayarak da sürüp gidecektir.

Sesi sese, sözü sözü katarken kalbi kalbe, yolu da yola katanlar ki onlardır, Ulaş Özdemir’in kitabında onların maceraları vardır. Çoğunu çocukluğumdan beri bildiğim deyişler, Mahzuni, Neşet Ertaş, Şahturna, Mahmut Erdal, Feyzullah Çınar, Ali Ekber Çiçek, Davut Sulari gibi görüp dinleme şansına eriştiğim aşıklar, ki onlardan birini ben de Express ya da Roll dergisinde yazmıştım, Neşet Ertaş’ın akrabası Keskinli Hacı Taşan, o da olsaydı kitapta keşke, benim şiir sevmemde, okumamda, yazmamda etkili olmuşlardır. Etkili sözü eksik kalır, en az modern şairler kadar elimden tutmuş, yol göstermişlerdir. Kimi söyleyişleri, Alevi tasavvufunda bana sırlı gözüken kavramları şiire dönüştürmeyi, ödünç olduğumuz duygusunu, tamah etmemeyi, hırslı olmamayı, yetinmeyi, insan olmanın çaba göstermekle mümkün olabileceğini, kimseye kötü gözle bakmamayı, kötü söz söylememeyi, kalpte kıskançlık ve haset beslememeyi, asıl şiirin cömertlik olduğunu, başkaları için yaşamanın güzelliğini, kendini üstün görmek şöyle dursun, Neşet Ertaş’ın dediği gibi ‘ayağınızın turabı, gönüllerinizin hizmetkarı’ olmayı, bunların ne kadarını yerine getiriyorum bilmiyorum ama, yoldan öğrendim. Âşıklarla da aynı yolun yolcusu olduğumuz için, onların demelerinden, çalmalarından, söylemelerinden öğrendim. Onların taşıdıkları sözler ne kulağımdan ne kalbimden silindi, sonra da dilime düştü, elime düştü, gönlüme düştü.

Şu dünyada diyeyim, gönlümü en çok okşayan, kalbimi yumuşatan, derdime derman olmasalar da yanımda olan, yolumda olan sözler, aşıkların sözleridir. Yunus’tan Pir Sultan’a, Karacoğlan’dan Dadaloğlu’na, Fuzuli’den Şeyh Galip’e,
Âşık Veysel’den Mahzuni’ye, Neşet Ertaş’tan Şahturna’ya kadar aşk ile çalıp söyleyenlere, yolumuzu aşk eyleyenlere, aşk olsun!

Haydar Ergülen – Birgün Pazar