Prof. Dr. Server Tanilli

1980 yılının, başta iktidar partisinin bir askerî müdahaleyi açıkça istememiş olsa bile- aymazca davranışlarının yanı sıra, demokrasiden yana sivil güçlerin bir uzlaşmaya gitmeyi beceremeyişlerinin de açtığı -o gerçekten- “anarşik” ortamda, ordunun komuta mekanizması etkileyici olacaktı belli ki. Nitekim öyle olur.

Ama onların yönünü kim saptayacaktı?

Resmî edebiyat, 12 Eylül müdahalesinin, “kardeş kavgasına son vermek”, bunun için de “terör ve anarşiyi durdurmak” için yapıldığını söyler. Hemen arkasından bir “devlet terörü”ne dönüşse de, görünürdeki terör ve anarşi, bıçakla kesilircesine birden durur gerçekten. Bir sıkıyönetim ortamında, düzeni sağlayacak her türlü yetki elindeyken, askeri otoritenin, buna yanaşmayıp da bir iktidar değişikliğine kalkmış olması elbette düşündürücüdür. Demek ki işin içinde iş var!

Gerçekten, Amerikan emperyalizminin ve onun Türkiye içindeki ortaklarının hesapları göz önünde tutulmadan, ne 12 Eylül müdahalesi anlaşılabilir, ne de ondan sonra yapılanlar. Açıkça söylemek gerekirse, Amerika, Türkiye’de bir “vesayet demokrasisi” istiyordu; “ucuz emek cenneti” kurulacaktı; askerî operasyondan sonra da, iktidar, bir “merkez partisi” ne emanet edilecekti. İçerdeki işbirlikçi sermayenin, demokrasi ve işçi sınıfı dümanı öteki gerici odakların da istediği bir bakıma buydu. Gerçekten, 12 Mart, yarım  bırakılmış bir girişimdi;

 1961 Anayasasını bozmak pahasına çizdiği çerçeve toplumdaki ileri güçlerin yürüyüşünü uzun süre dizginliyememişti. Yeni bir çerçeve gerekiyordu: İlerici, akılcı ve bilimci düşüncenin önüne daha ağır engeller koyacak; başta işçi sınıfındakiler olmak üzere, bütün temel hak ve örgütlenme özgürlüklerini budayacak yeni bir çerçeve. 

Emperyalizmin çıkarları, otoriter bir rejim gerektiriyordu Türkiye’de; 24 Ocak ekonomisi, ancak işçi sınıfının zorla susturulabildiği bir düzende uygulanabilirdi. Kısaca, 12 Eylül 1980’de müdahale eden gücün planlaması, 12 Mart’ta yarım kalmış işi tamamlamak, en az 1990’a değin sürecek bir programı uygulamaktı.

Her şey bu doğrultuda yürüdü.

Dışa bağımlı kapitalizmin istediği değişiklikler yapıldı, anayasa değiştirildi, yeni kanunlar çıkarıldı, vesayet demokrasisinin hukuksal çatısı kuruldu. “Sol” güçlerin beline vuruldu. 1983’ün sonuna değin vesayet rejimi güvenceye bağlandı: İktidar, Amerika’nın desteklediği partiye aktarıldı; sözde siviller iş başına geçmişti; küçük sapmalara karşın program uygulandı. Ve bugün de uygulanıyor.

Özetle dış güçler, iç dengeler, genarallerin kafa yapıları ve çevrelerindeki kadro (Türk-İslam Sentezci), 12 Eylül’e damgasını bastı.

Nedir 12 Eylül rejiminin adı aslında?

Bu bir süre tartışıldı: “Faşizm” diyenler oldu; “askersel diktatörlük” diyenler oldu. Hareketin yıldırımlarını başta işçi sınıfına yöneltmesi onunla da yetinmeyip bütün ilerici, demokrat ve yurtsever güçlere düşmanlık göstermesi, son olarak kanlı elleri, rejimin faşist nitelikte oluşunun kanıtları. 

O günkü koşullarda, Türkiye’de faşist bir uygulama böyle olabilirdi. Rejimin, bir noktadan sonra, “demokrasiye dönülüyor” diye türküler tutturması, bir aldatmacadan başka bir şey değildi; iç ve dış demokrasi güçlerinin karşısındaki gerileyişinin bir sonucudur bu. Müdahalecilerin “Atatürk”çü şarkılar söylemeleri de kimseyi aldatmamalı: Cumhuriyet Halk Partisi’ni, Halkevlerini kapatanlar; Atatürk’ün vasiyetini bozmak pahasına Türk Dil ve Tarih Kurumlarını tasfiye edenler; daha da korkuncu, “Aydınlanma” hareketimizin en büyük fetihlerinden biri olan “laiklik” ilkesinin köküne kibrit suyu ekmek amacıyla, orta öğretime zorunlu din dersleri koyduktan sonra, yurtdışındaki imamların maaşlarını bir şeriatçı  örgütün ödemesine razı olup, durum sonra ortaya çıktığında- marifetmiş gibi- “bugün olsa gene yapardım” diyenlerin Atatürkçülükle ilgisi nerededir? Kim aldanır buna? 

 

12 Eylül, çağdaş tarihimizin en korkunç gericilik hareketlerinden biridir. 

 (Server TANİLLİ, Nasıl bir demokrasi istiyoruz? , s.72-75)